main

KEŞFET

SLOVE

29 Mart 2018 — yazar Turan Mustafa

imageedit_2_6284327574.jpg

Fransızca öğrenmek istiyorum. Sular seller gibi Fransızca konuşabilmenin hayalini kuruyorum, akşam yatağa yatıp uyumak için kafamı yastığıma koyduğumda. Fransızca şarkıları anlayıp yaratılan duygulara eşlik edebilmek için Fransızca’yı anlayabilen bir insan olmak istiyorum. İçimde bir İngiliz etkilenmişliği her zaman vardı. Fransız hayranlığı bunun yanında küçük ancak tutarlı bir yer tutuyordu. Artık kabarmaya ve sesini daha çok çıkarmaya başladı ve bana hep Fransız işlerini takip ettirmeye başladı.

Dans müziğin peygamberleri

Slove, müzik tecrübeleriyle hatırı sayılır insanlardan oluşuyor. Pop ve dans müziğin niş peygamberleri olan bu insanlar artık kendi kitaplarını yazıyorlar ve okumanızı bile beklemiyorlar. Kendi Olimposlarında üzümlerini şaraba bandırıyorlar. Biraz sevap kazanabilmeniz için müziklerini dinlemek, dillerini anlamak ve deliler gibi onlarla dans etmeniz gerekiyor. Belki bir gün siz de o ağızları açık bırakıp kalp atışlarını hızlandıran dev salona davet edilebilirsiniz. Kulaklarınızı iyi açın ve bilgisayarınızın fişini sakın çekmeyin. Lütfen kaliteli kulaklıklarınızı kullanın çünkü bu öyle bir müzik.

Léo Hellden ve Julien Barthe’nin bir araya gelmesiyle  oluşan grup, geçmiş günleri pop stilini günümüze modern bir yorumla taşıyor. Birçok farklı projede isimlerinden çokça söz ettirmiş grup üyeleri Slove ile tecrübelerini eritip kulaklarımıza döküyor. İlk albümlerini 2011 yılında yayınlayan ekip, şimdilerde ise bizi yepyeni bir albüme hazırlıyor. Ben sizinle çok sevilen parçalarından birisi olan Flash’i paylaşıyorum ancak siz mümkünse bütün albümleri single’ları dinleyin çünkü hepsi birbirinden güzel. Size müzikal olarak farklı bir deneyim, his olarak ise fazlasıyla yüksek bir enerji yansıtacak.

KEŞFET

PISZNIK

21 Şubat 2018 — yazar Turan Mustafa

pisznik_pardondalmisim-960x606.jpg

Müziğe sadece bir tür üzerinden yaklaşan insanları hep garipsemişimdir. “Ben sadece Rock dinlerim.” demek ya da “Ben Rap’ten başka bir şey dinlemem.” demek bana tıpkı bir kafes gibi hissettiriyor. Dünya üzerinde milyonlarcası üretilen müziğin her köşesinin zevkine varmak dururken neden sadece bir tarafından tutayım ki. Ben tam bir ‘güzel olan her şeyi dinlerimci’ olarak görüyorum kendimi. Bu güzel olan sadece kendime göre güzel olan değil. Zaten sahibine göre güzel olan müziği dinlerim. Bir insan benim önüme eserini koyabiliyorsa bu, o esere güvendiği ve onun güzel olduğunu düşündüğü anlamına gelir. O zaman neden dinlemeyeyim ki?

Pisznik, bir şaheser! Aklıma gelen ilk kelime; Farklı. İlk dinlediğim an kulağıma farklı bir şeyler geldi ve bu farklılık beni daha da kendine çekti. Günümüzde farklı olan bir şeyler bulmak, dinlemek kolay değil. Pisznik’in müziğindeki çeşitlilik ve müzikal doluluk beni fazlasıyla tatmin ediyor. Müziğin içinden farklı farklı sesler fışkırıyor. Pisznik’in müziğini dinlerken kendimi temiz bir gökyüzünün altında, gün batımında, bir teras partisinde dans ederken hayal ediyorum. Bu da her zaman ihtiyacım olan bir şey. Pisznik’e beni buralara götürdüğü için teşekkür ediyorum.

Yeni albüm: Songs For Two

Kıbrıs ve İstanbul kökenli olan Pisznik, ilk EP’si Fogo ile 2015’te Redbull Music’in en iyi yerel albümler listesinde yer aldı. Soul-pop, trip-hop ve jazz gibi türlerin üzerine giden müzisyen, yeni albümü Songs For Two ile daha hareketli ve daha eğlenceli ritimlerin peşine düşüyor. Daha zengin bir enstrüman içeriğine sahip yeni albüm, harekete ve dansa davet ediyor dinleyenlerini. Pisznik ile yaşayacağınız müzik yolculuğu bir yandan tanıdığınız duraklara uğrarken bir yandan da sizi yepyeni diyarlarla tanıştıracak. Farklı kelimesini yaşamak istiyorsanız şuradan buyurun ve Pisznik’in sesine kulak verin.

KEŞFET

ALMA REVEL

8 Aralık 2015 — yazar Turan Mustafa

alma_revel_pardondalmisim-960x720.jpg

Bazen insanın içi böyle sıkılır da sıkılır ancak ne sebebini bilirsiniz ne de ilacını. Kendiliğinden geçmesi gereken bir durumdur ve sizin yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Yapmaya aşık olduğunuz şeyleren artık zevk almazsınız, yemeklerin tadı yoktur. Çaresiz bir şekilde o sıkıntının geçeceği günü beklersiniz. İşte, ben de tam öyle bir dönemde sıkıntıdan patlarken, Alma Revel çıktı karşıma. O sıkıntılı günlerde beni yormyan şarkılarıyla o sıkıntımın içinde beni dinlendirdiler. Belki size de aynı şeyi yapabilirler.

Alma Revel ile karşı karşıya kalınca hemen onları tanımak istedim çünkü çözümü olmayan bir şeyin içinde bana eşlik etmişlerdi ve ben de hemen Hz. Google’a sarıldım. İşin kötü tarafı kendilerine ait bir web sitesi ya da bir biyografi örneği malesef bulamadım. Sadece 4 kişi olduklarını ve bu güzel müziği Londra’dan Dünya’ya yaydıklarını biliyorum. Yine İngiltere’ye kaymam beni şaşırtmadı tabi bunu öğrenince çünkü bilen bilir biraz İngiliz hayranı gibiyim, biraz.

Bu güzel grup hakkında ulaşabildiklerim bir Facebook, bir Soundcloud ve bir de YouTube sayfası. Ben de sadece size müziklerinin bana ne hissettirdiğinden bahsedeceğim ve fazla uzatmayacağım. Zaten yakında çok ünlü olacakları için herkes haklarındaki her şeyi öğrenecek çünkü tazları kendine has ve dinlenebilir. Dinlenemeyecek bir tarzın kendine has olması zaten pek bir şeyi değiştirmez kimse için. Anca Alma Revel, kendilerine özgü soundunu yaratarak kalabalıkların arasından sıyrılacak gibi duruyor. Mevcut YouTube sayfasında birkaç şarkıya ulaşabiliyoruz ve bu şarkılar için hazırlanmış video ve özel dijital çalışmalar var. Ayrıca canlı performanslar da var. Bir albümleri var mı yok mu bilmiyorum açıkçası.

Bunların hepsinden sıyrılıp Alma Revel’e gelecek olursak arkadaşlar müzikte kendi alternatiflerini yaratmışlar. Gitarların yumuşak clean tonları ezgileri efsane bir hale getirmiş. Vokallerde ise sakinlik gayet göze batan bir durum ki bu da işte o çıkışı olmayan dönemlerde insana huzur veriyor. Evet, kelime bu aslında. Alma Rever dinlerken tam olarak hissettiğim şey ‘Huzur’du. Gündelik hayattan bunalmışlığın içinde beni rahatlatmayı gerçekten başardılar ve huzur ile buluşturdular. Ve gururla listemdeki yerlerini aldılar.

Gelelim size ilk başta dinlemenizi tavsiye edeceğim şarkıya. ‘Mellow Hollow’ benim de listemin bir parçası oldu. Eminim siz de çok beğeneceksiniz ki tabi zevkinize göre değişir budurum. Bu tonlar ve bu hızlar size hitap ediyorsa yani. Neyse, ben gevezeliği bırakıyorum.

KEŞFET

MOSQUITO

3 Aralık 2015 — yazar Turan Mustafa

mosquito_pardondalmisim-960x760.jpg

İlk başta söylemek istediğim şey şu, “Çok kıskandım, kıskandım, kıskandım.” Çok iyiler harikalar ve inanılmazlar. Türkiye’de karış karış arasanız da bulamayacağınız türdenler. Kaliteliler ve kendilerine özgüler. Ortaya konulan türün eserleri hakkı verilerek icra edilmiş. Bütün şarkılarda duyduğunuz seslerde de kendilerine ne kadar güvendiklerini hissettiriyorlar ve takdiri hakediyorlar. Kimden bahsettiğim başlıkta zaten yazıyor; MOSQUITO

Mosquito, bundan tam 7 yıl önce ortaya çıkmış ve 7 yıldır da bangır bangır müzik yapan bir ekip. Daha 13 yaşındayken bir gitarla başlayan iş, bugün ikinci EP hazırlıklarına kadar gelmiş ve albümlere, konserlere, turnelere kadar gidecek gibi görünüyor. İlk EP’lerinin ismi ‘Synesthesia’ ve “birleşik duygu” anlamına gelmekte, bu isim. Yani, bir duygunun otomatik olarak, bir başka duyguyu harekete geçirme durumu. Belki merak edersiniz diye söyledim. Bu EP 3 şarkıdan oluşuyor ve bu 3 şarkı da daha önce söylediğim ‘bangır bangır’ ikilemesini tam anlamıyla karşılıyor. Mosquito, bu şarkılarda sektör kaygısı ya da satış gibi bir sıkıntısı olmadan abanmış enstrümanlara. Bunun sonucunda da gerçekten yurt dışında hayran hayran dinlediğimiz grupların etkisi çıkmış ortaya. Yani ben burada size Türkiye’den çıktıklarını söylemesem, mümkün değil Türkiye’den çıktıklarını anlayamazsınız, iddia ediyorum. 

Şimdi gelelim Mosquito’nun kafasındaki müziğe. Arkadaşlar, alternative rock müziğin çok iyi bir örneğini vermişler. Her şarkı buram buram profesyonellik kokuyor. Her şey yerine oturmuş. İlk dinleyimşimde, beni yakalayan enerjinin tarifi olamaz kesinlikle. Yanımdaki kişiye “Oha lan!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Kim olursa olsun kaliteli bir şey görünce tepki vermeden duramaz zaten. En büyük kaygım ise şu, böyle gruplar çıkıp taş gibi bir kaç şarkı yapıp sonra ortadan kayboluyorlar. Umarım, Mosquito da böyle olmaz çünkü iş gerçekten kaliteli ve benim için ayın grubu oldular daha ay başlamadan. 

Bir grubu çok sevince onlar hakkında yazı yazarken ağzım kulaklarımda oluyor ve ne yazacağımı bilemiyorum, duygularımı kağıda dökemiyorum açıkçası. İşimin bu olmasına rağmen kaliteli işler beni gerçekten bağlıyor. Lafı çok uzatmadan, çok oyalanmadan siz de hemen bangır bangır, son ses Mosquito dinleyin. Yeni EP’leri de çok yakında bizlerle buluşacak ki ben heyecanla bekliyorum. Onlar için başarılı ve sonu olmayan bir kariyer diliyorum. Umarım istediklerine ulaşırlar ve Türkiye’de hakettikleri yeri bulurlar. Bence sesleri sınırları aşacak. Işık denen şey bu adamlarda var. Takip edin…

KEŞFET

PHOX

27 Kasım 2015 — yazar Turan Mustafa

phox_pardondalmışım-960x640.jpg

Herkesin 7/24 dinlediği, playlistinden eksik etmediği bir grup ya da şarkıcı vardır, mutlaka. Her şey yolunda giderken bir gün, bir ayılırsınız ve dinlediğinizi zannettiğiniz müziği artık duymamaya başladığınızı fark edersiniz. Hafif bir kafa sallama hareketiyle, artık bazı yenilikler yapmak gerektiğini anlarsınız. İşte, ben de o yenilik için yeni bir gruptan bahsedeceğim size. Benim yeniliğim oldular bile çoktan, şimdi sıra sizde.

İsimleri PHOX ve 6 güzel insandan oluşan bir indie-pop grubu onlar. Indie-pop deyince “Of!” falan demeyin, önce bir dinleyin ve sonrasında karar verin. PHOX, aslında bu güne kadar birçok şey başarmış bir grup ancak tek sıkıntı fazla sıyrılamadıkları için, şu an konser salonunun kapısında onların konseri için sıra beklemiyoruz, belki bir gün bekleriz ama kim bilir. Çok şey başarmış ama olmamış gibi şeyler söylediğime bakmayın tabiki çünkü henüz çok gençler ve yeni albümleri ‘PHOX’ daha geçen sene(2014) çıktı. Daha taptaze yani, her şey. Eğer bir gün ben de bir grup falan kurarsam, ilk albümün adı kesinlikle grubun adı olmayacak söz veriyorum. Neyse, artık size tarih bilgisi vermeyeceğim bu yazıda. Sadece müziklerinden bahsedeceğim ve hatta sadece ne hissettirdiğinden konuşacağım.

Günlerdir kafamda “Slow Motion” şarkısı çalıp duruyor. Bu yazıyı yazarken de kafam Slow Motion ezgileriyle dolu. Zaten yazı yazmak için de uzun süredir dinlediğim için hayatım, artık Slow Motion oldu. Benim durumum bir tarafa, kimse inkar edemez ki şarkı çok güzel. Kendine ait bir ritmi var ve sözler, az önce detaylı bir şekilde bahsettiğim gibi çok bulaşıcı. Aşağıya bırakacağım şarkıları 4 – 5 gün hastalıklı gibi içinizde tekrar edip duracaksınız, benden söylemesi. Slow Motion’un ardından favorim, “Noble Heart” ile tanışın. Bu parçanın bir kere bile sözlerini dinlemedim çünkü melodi ve şarkının havası o kadar ölümcül ki başka şeyler düşünüyorsunuz, kesinlikle şarkıyı değil. Duygu dibine kadar işlemiş, şarkıda. Benim, PHOX’ta aşık olduğumşarkılar bunlar ancak bu demek değil ki diğer şarkılar güzel değil. Sadece benim şarkılarım bunlar oldu.

Ben, PHOX’un müziğinden bahsedecekken, kendimden bahsettim ancak bir yansıma olmuştur diye düşünüyorum. Yine de ben şöyle anlatayım; PHOX, şarkıların hikayelerini notalarıyla anlatıyor, her şeyden önce. Yani, şöyle ki şarkının ismine bakın ve sadece introyu dinleyin, ardından duygu sizi hemen yakalıyor ve hikaye sizin hikayeniz oluyor. Peki bu ne demek, şu demek; daha önce de söylediğim gibi duygular çok güzel yansıtılmış, havada kalan hiçbir şey yok, kesinlikle. Tabiki vokalimizin sesinden bahsetmeden olmaz ki hayatınızdaki, en yumuşak ve pürüzsüz şeyi düşünün ve onu kulaklarınızda hissedin. Sanırım vokalin sesini, tanımlayabildim.

Evet pardon dalmışlar, PHOX hakkında söyleyeceklerin bu kadar ve aşağıya bırakacaklarım da o kadar. Gerisi size kalmış, artık. Bir de bir rica; Noble Heart şarkısını, sonbahar gitmeden, bulutlu bir havada  camdan dışarıyı seyrederek dinleyin. Kendinizi bir filmin içerisinde gibi hissedeceksiniz.

KEŞFET

EMIGRATE

19 Kasım 2015 — yazar Turan Mustafa

emigrate_pardondalmisim.jpg

Rammstein, hakkında yorum yapılamayacak kadar kendini kanıtlamış, artık almış yürümüş gitmiş bir şey. Müzik grubu da diyemiyorum artık onların hakkında. Ama Rammstein’ın ara boşluklarında biraz daha yoruma açık bir grup çıktı ortaya. Rammstein hayranlarının bazılarının eleştirdiği, bazılarınınsa beğenerek dinlediği bir grup. Emigrate, Rammstein gitaristi Richard Z. Kruspe tarafından kurulmuş bir yan proje.

 2005 yılında Rammstein’in bir yıllık işi gücü bırakma kararıyla bir süredir düşündüğü Emigrate projesini hayata geçirmek isteyen Richard Z. Kruspe kolları sıvar ve işe koyulur. New York’ta grubu toparlayan Richard, Emigrate ile birlikte çalışmalara başlar. Bir yıl sonra ortaya çıkan ilk parça “Wake Up”ı Rammstein hayranlarıyla paylaşan Emigrate bu şekilde yolculuğuna başlamış olur. Daha sonrasında 2007 yılında ‘Emigrate’ adını verdikleri ilk albümü çıkartan grup beğeni toplamaya başlar ve emiklerinin de ilk ürününü sergileme şansı bulur. Rammstein’in tekrar çalışmalara başlamasıyla birlikte ara vermek zorunda kalan Emigrate, birkaç yıl sonra ikinci albüm için toplanır ve çalışmalara başlar. Bu çalışmaların sonucunda da 2014 yılında ‘Slient So Long’ dinleyicilerle buluşur.

Emigrate tarihi dersi kısaca böyledi. Şimdi gelelim Emigrate bu işleri yaptı ama ortaya tam olarak ne çıktı ve nasıl hitap etti. Öncelikle Emigrate’in aldığı en yoğun ama benim çok normal bulduğum eleştiri grubun soundunun Rammstein’a benzemesinden kaynaklanıyor. Ancak ben bu durumu hiç garip bulmuyorum hatta olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum çünkü Krupse, Rammstein soundunu yaratan adam. Tabiki tamamen tutup da Rammstein şarkılarını oraya koymamış içine biraz da Emigrate koymuş ama bazı şarkıları dinlerken “Rammstein mı bu?” diyebilirsiniz, şimdiden söyleyeyim. Emigrate, bunların yanında kendini henüz bir tarza oturtmuş değil. Çıkan iki albümde de hem Industrial Metal ezgileri var hem de biraz Hardrock biraz da Metal ezgileri var. Yani, Krupse ortaya karışık bir şeyle çıka gelmiş. Her şeyi unutup Rammstein’ın gitar rifflerini düşündüğümüzde ve bu rifflerin yazan adamlardan birinin de Krupse olduğunu hatırladığımızda Emigrate’e güvenimiz iki kat daha artıyor. 

Lafı çok uzatmak istemiyorum açıkçası çünkü Emigrate biraz arada bir grup ve hakkında söyleyecek çok da bir şey bulamıyorum çünkü gayet ortada yaptıkları şey. Ne bir açıklamaya ne de bir rehbere ihtiyacı var. Ama Krupse’un sesinden bahsetmeden geçemeyeceğim ki çok şaşırdım. Ben o karizmadan böyle bir ses beklemiyordum ki daha heybetli bir ses olabilirdi. Yine de dinlemesi hoş ve kulağı çok da rahatsız etmeyen bir sesi var. Dinlenebilir. Artık daha fazla gevezelik yapmadan sizleri Emigrate dinlemek için yalnız bıraksam iyi olacak. Şimdi yazının alt tarafında son albümlerine çektikleri ilk klibi bulacaksınız. Birkaç kere dinleyin, insanı gerçekten hareketlendiriyor ve heyecanlandırıyor. 

KEŞFET

CROBOT

7 Kasım 2015 — yazar Turan Mustafa

crobot_pardondalmisim-960x640.jpg

Yeni eski… Bir çoğumuz zaman zaman günlük hayatımızda tükkettiğimiz her şeyin eskisine özlem duyarız. “Ah! Nerede o eski günler.” çok klasik bir cümledir ve birçok dilde hayat bulur fakat eskinin bitmediğini hep unuturuz. Eski olandan biz vazgeçiyoruz ve farkında değiliz. Bu yazıyı okuduktan sonra dinleyeceğiniz grup bu sorunu aşmış durumda ve bize de bu konuda yardımcı olabilir. Crobot…

Hani şu şarkısını binlerce çığlıkla birlikte söylerken yumruğunu sıkıp havaya kaldıran vokaller var ya, işte onu Crobot’un sahnesinde görmek mümkün. Şarkıları dinlerken “Bu adamlar çok eğleniyor be!” demeniz daha da mümkün çünkü Crobot çok eğleniyor. Bizim aradığımızın farkında olmadan özlemini duyduğumuz şeyin tadına varıyorlar diyebilirim. “Nerde o eski Rise Against The Machine’ler, Queen of The Stone Age’ler.” derken sizi “İşte buradayız.” diye ayağa kaldırcak bir grup olduklarından sizin de onlarla birlikte maziye gitmeniz kaçınılmaz.

Müziklerini çok uzun bir şekilde tanımlayan grubumuz, kısa bir tanım yapmayı da ihmal etmemişler; Dirty, Groove, Hard Rock demişler ama bence daha fazlası yaptıkları. Nasıl mı daha fazla? Okulun verdiği yoğunluğun ve insanın içini büzüştüren şu sınav haftalarında benim üzerimdeki tozu öyle bir aldılar ki onların müziğini birkaç kelimeyle tanımlamayı imkansız kılıyor bu durum. Günlük hayatın kaçınamadığımız stresinin üzerine o kadar iyi geliyorlar ki yeniden doğmuş gibi oluyorsunuz. Ben şu an tamamen yeniden doğdum mesela. Bütün sıkıntılarımdan arınmış şekilde Crobot dinliyorum. Enerjimi topladım ve artık daha iyi konsantrasyon sağlayabiliyorum. Crobot’un size yapacağı da tam olarak budur arkadaşlar. 

Kendileri hakkında ufak tarihsel bilgiler vermem gerekirse ilk EPlerini 2012 yılında yayınlamışlar ve ardından ilk albüm Something Supernatural da 2014 yılında ortaya çıkmış. O günden beri dünyanın her yerini turlayan şahane grubumuz umuyoruz ki çok yakında yepyeni bir albümle karşımız da olacak ki bu daha da bomba olacak. Daha fazla ‘yeni eski’ mükemmel olmaz mı? Yeni albüm çıkana kadar benim aşağıya bıraktıklarımla şimdilik idare edin. Yeni albüm gelince tekrar burada buluşalım olur mu? Şimdi size tünelin başını gösteriyorum ve Crobotun dünyasına aşağıdan devam edin. 

KEŞFET

UNKNOWN MORTAL ORCHESTRA

29 Ekim 2015 — yazar Turan Mustafa

20-unknown-mortal-orchestra.w1200.h630-960x504.jpg

Şimdi hakkında bir şeyler yazacağım grup hakkında öncelike bir uyarı yapmak istiyorum; çok havalılar dikkatli olun! Aranızda mutlaka tanıyanlar vardır, bu uyarımın farkında olanlar da vardır ancak bilmeyenler için; UMO, yani uzun uzun Unknown Mortal Orchestra, 2010 yılında biraz da rastlantısal olarak kurulan bir grup ve bir hikayesi var. Grubumuzun vokali Ruban Nielson, bir gün bandcamp hesabına “Ffunny Ffrends” isimli bir parça yükler ancak ne kendinden ne de şarkıyı yapanlardan edenlerden bahseder. Şarkı çok beğenilir ancak ortalıkta şarkını sahibi yoktur. O yıllarda insanlar deli gibi şarkıyı dinler ancak isimlerini bilmedikleri için şarkının sahiplerine Unknown Mortal Orchestra ismini yakıştırırlar ve hikaye başlar. 

2011 yılında çalışmalara hızla devam eden grup hemen ilk albümlerini yayınlarlar ve tabiki bu büyük bir başarı olur. İlk albüm ödüller alır, hatta vokalimiz de ödül alır. Bu arada ilk albüme kendi isimlerini veren grup sizin de anlayacağınız gibi hızlı bir başlangıç yapar ve hiç hız kaybetmeden ikinci albümlerini yayınlarlar. 2013 yılında “II” ismini verdikleri albümlerinin yayınlayan grup, bu albümle de Yeni Zellanda’daki birçok ödülü toplar ve ardından hemen bir turne yapıştırırlar. Bu arada grubun Yeni Zellanda’lı olduğunu da söylemiş oldum. UMO birçok yerden övgüler alarak yoluna devam eder ve düzenlediği turnelerle de birçok yeni hayrana ulaşırlar. Bütün dünyayı şarkılarıyla gezmekten dönen grup oturup üçüncü albümü de yapar ve adını da Multi-Love koyup albümü 2015 yılında yayınlar.

Size kısaca UMO’nun hikayesinden bahsettim ve sıra geldi bu adamların ne çaldığına ve nasıl çaldığına. Unknown Mortal Orchestra’nın müziğinin çekici tarafı şarkılarıyla bize hikayeler anlatıyor olması. Her şarkı ve hatta her video klip bir hikaye. İşin vurucu tarafı ise tamamen sakin ve yumuşak sesler. Vokalimizin sesi zaten adeta bir pamuk kıvamında ki bu da kulakları hiç yormuyor. Size yapacağı etkiyi şöyle anlatabilirim; UMO dinlerken farketmeden kafanızı salladığınızı, elinizin kolunuzun durmadığını farkedeceksiniz. Ritimler tam olarak mutlu dans ritimleri. Günlük hayatınız bir film olsa UMO’nun şarkıları, mutlu haberleri aldığınız dakikaların fon müziği olurdu. Zaten bir doz Multi-Love aldığınızda mutlu olmamanıza imkan yok. Aslında çok bunaldığınızda da açıp bir miktar OMU dinleyebilirsiniz. Mutlu eder.

Satırlarıma son verirken güzel de bir haber vereyim. Unknown Mortal Orchestra 16 Kasım’da Salon İKSV’de. Yani UMO hissini, gidip canlı canlı da yaşayabilirsiniz. Öncesinde de aşağıya bırakacağım UMO parçalarıyla 16 Kasım gecesine hazırlık yapabilirsiniz. Şimdiden size UMO ile mutluluklar diliyorum. Mutlu kalın…

KEŞFET

HEARTLESS BASTARDS

28 Ekim 2015 — yazar Turan Mustafa

heartless-bastards_pardondalmisim-960x539.jpg

Aslında kendime sakladığım ama sonra dayanamadığım ve sizinle de paylaşmak istediğim bir grupla tanıştıracağım sizi. Kendime sakladığım derken sadece burada yazmayacaktım yoksa siz de gayet gidip dinleyebilirsiniz. Ama dediğim gibi dayanamadım çünkü çok güzeller ve ben de onların hakkında bir şeyler yazmak istedim. İsimleri Heartless Bastards, çok sert bir şey beklediğinizi hissediyorum ama öyle değil merak etmeyin. Her şey gayet sakin ve country tadında ancak kendi ayakları üzerinde duran bir tarzları var.

Heartless Bastards 2003 yılında rock’n roll yolculuğuna başlamış dört güzel kişiden oluşan bir grup. Müzik yapmaya başladıkları yıllarda onlar da bir fırsatını bulmuş ve demolarını onlar için albüm yapabilecek insanlara dinletmişler. 2005 yılında ilk albümünü çıkartmış olan grup bir çok kadro değişikiği yaşamış. İşin başında sadece mekanlarda çalan grup kalitelerini ortaya koymuş ki şu an 5 albümleri var. Hatta 5. albümleri de bu yıl piyasaya çıktı; Restless Ones. Beş albüm çıkarmış olmak, insanların sizin 5 albümünüze para harcamış olmaları gerçekten kalite kanıtı bence. Çünkü bu albümlerin raflarda yerini bulması için para harcayan adamlar salak değil. Yani demek istediğim bir ya da iki neyse de 5. albüm şans değil, başarıdır. Heartless Bastards da başarılı bir grup bence.

Heartless Bastards arkadaşlarımızın müziğine gelecek olursak, bayılıdığım nokta kendilerine özgü olanı yakalamış olmaları. Evet, herkesin sahip oldukları noktalara, onlar da sahipler ancak bir Heartless Bastards parçasını, yüz kilometreden tanıyabilirsiniz. Vokalimiz Erika Wennerstrom’un sesi zaten eşi benzeri nadir olan bir ses. Ayrıca vokaller o kadar yoğun geliyor ki kulağa ve o kadar keskin ki çizgileri, her şey net ve anlamlı şarkılarda bu sayede. Şarkılarında country havası hakim ve bunun yanında işin içine rock müziğin tınıları da dahil olmuş ve vokallerle birlikte Heartless Bastards tarzı tam olarak oturmuş.

Peki, anladık albüm yapmışlar falan da ben bu adamları dinlersem bana ne hissettirecekler, diye soruyorsanız anltayım. Heartless Bastards, bence tam bir sonbahar grubu. Bulutlarla kaplı bir günde, biraz da yağmur olabilir, kendinizi havanın ağırlığında ağır hissetmek istiyorsanız kulaklarınıza Heartless Bastards doldurabilirsiniz. Ben özellikle bu hissi, Arrow albümünde hissediyorum. Ayrıca belirtmem gerekiyor ki kendileri hiç aceleleri olmayan bi grup. Kısaca Heartless Bastards dinlenecek durumu tarif etmem gerekirse; günlerden bir sonbahar günü ve havada bulutlar, sokaklar ıslak ve siz eve kapanmak istediniz ve kapandınız, perdeyi hafif aralayıp Heartless Bastards’a da birazcık ses verirseniz müzikten tam verim alabilirsiniz. Deneyin ve başarıyı görün. Tecrübeyle sabittir.

Evet işte Heartless Bastards da böyle bir grup işte, sonbaharınıza eşlik edebilecek bir grup. Henüz Türkiye’ye yolları düşmedi ancak heyecanla bekliyorum. Umarım bir sonbahar sürprizi olur ve Heartless Bastards, biz Türkiye’ye geliyoruz der. O gün hepinizi orda görmek istiyorum ki adamlara ayıp olmasın kalkıp gelecekler o kadar. Bu arada daha önce duymuşsanız da büyük ihtimalle ‘Only For You’ şarkısını duymuşsunuzdur. Ben yine de bugün size Only For You parçasını bırakacağım ve onun yanında da bir şeyler olacak. Siz önce benim de aşığı olduğum Arrow albümünü dinleyin yeni albüme sonra geçersiniz zaten. Eskiler eskimeden dinlemek lazım. Zaten yeterince kaçırdınız. Hadi dinleyin. Sevgilerle…

KEŞFET

MOK

20 Ekim 2015 — yazar Turan Mustafa

mok_pardondalmisim-960x639.jpg

Şu sıralar yoğun şekilde İngiltere civarlarındayım ve nedenini kesinlikle bilmiyorum. Daha önce de sizlere İngiliz asaletini çok sevdiğimi ve işin içinde İngiliz parmağı olduğunda kalitenin doğal bir şey olduğunu söylemiştim. Şimdi size bahsedeceğim grupta da aynı şey olmuş. Arkadaşlar yeni şeyler denemişler ve başarmışlar. İngiltere’nin bol yağmurlarından gelen bir bereketmidir nedir bilemedim ama böyle bir gerçek var ki İngiltere kalitenin Dünya’daki nadir beşiklerinden bir tanesi. En azından ben böyle düşünüyorum ve tartışmak isteyenlerle bunun nedenini uzun uzun konuşabiliriz. Her şey bi tarafa, şimdi MOK zaman.

MOK, İngiltere’den dünyaya açılmaya hazırlanan yepyeni bir çiçek. Bu mükemmel karışımı çok heyecanlanmadan anlatmaya çalışıyorum ancak yazı yazarken hakkında yazdığım grupları dinlediğim için ve MOK da içinde heyecanı fazlasıyla barındırdığı için bu biraz zorlaşıyor. MOK Brighton’dan çıkıp gelen ve üç yıldır eşeleyerek kendi yolunu hazırlayan inanılmaz bir grup. Yarattıkları enerji ve kendilerine özgü müziği müthiş bir kaliteyle buluşmuş. Alınan sonuçlara bakılırsa üç yıl aslında çok da uzun bir süre değil çünkü ortada patlamaya hazır bir bomba var. Yarattıkları etkiyle üç yıldır bir çok festivalde boy gösteren grup, sahne performanslarıyla da kendilerinden çokça söz ettirdi. Tabi, duyduysanız. 

Hip-hop müziğinin gitarlarla ve pop vokallerle buluştuğu yer olan MOK, aslında çok zıt kutuplarmış gibi görünen bu iki köşeyi birbirine çok güzel yaklaştırmış. Klasik pop vokalleriyle Grace, nakaratlara attığı imzasıyla dinler dinlemez dilinize takılacak zaten. Hip-hop vokallerdeyse kendi tarzını çoktan oturtmuş olan Lee, sizi tam bir serseriye dönüştürecek, söz. MOK hakkında her şey çok güzel ama parçlarda şöyle bir dengesizlik var ki o da şu; nakaratlar inanılmaz güzel ve bu da bütün parçanın önüne geçebiliyor zaman zaman. Bu iyi gibi görünse de bazen sıkıcı bir durum olabiliyor çünkü siz şarkıyı nakaratı için dinlerken diğer kısımlar sizi biraz itebiliyor bu da nakarat aşkından tabi. Bunu yanında şöyle de bir avantaj var ki bu MOK’un sahip olduğu bir avantaj, çok enejik. Şarkıları dinlerken ister istemez ritim tutacaksınız, hemen açıp sözlere bakacaksınız. Bundan eminim.

Sahne aldıkları onca festival ardından grup artık bütün şarkıları bir araya toparlamaya karar vemişler ki yani yeni albüm yolda. Şimdilik bu güne kadar yayınladıkları singlelarla idare etmek zorunda kalsak da albüm çıktığında daha fazlasına sahip olacağımız düşüncesi bile yeterli gibi geliyor. İnanıyorum ki dinledikten sonra siz de bana fazlasıyla hak vereceksiniz çünkü MOK çok eğlenceli. Sıra dinlemeye geldiğin de ise sizi iki şarkıyla baş başa bırakacağım, gerisi size kalmış. İlk şarkı, size bahsettiğim enerjiyi fazlasıyla hissettirecek. İkinci şarkı ile birlikte ise MOK artık playlistlerinize girmiş olacak. Şimdiden yeni hayranlığınız hayırlı olsun. Sevgilerle… 

KEŞFET

SUZERAIN

15 Ekim 2015 — yazar Turan Mustafa

suzerain_pardondalmisim-960x640.png

Suzerain… Kendine özgü herhangi bir şeye sahip herhangi birisiyle ya da bir şeyle karşılaştığım zaman nedense çok seviniyorum. Çok zeki bir insanla tanıştığımda mutlu oluyorum. Yaratıcı bir işle karşılaştığım zaman heyecanlanıyorum. Bütün bunların hepsi bir taraftan da beni hırslandıran durumlar oluyor bütün hayatım boyunca. Suzerain de aynı duyguları yaşattı bana. Beni besleyen tarafları ise yaratıcı ve zekice olmaları. Bu blogu yazmaya başladığımdan beri de Suzerain gibi gruplar beni hep ayakta tutan kısmı oldu bu işin.

Suzerain yıllardır bu civarda ancak ben onları ‘Good Day’ isimli EPleri ile tanıdım. Ve şimdi de yeni albümleri’Identity’i sabırla bekliyorum. Identity için 2 yıldır çalışan grup ince eleyip sık dokuyor, en iyisini bizimle paylaşmak için tabiki. Kesik gitarlar ve fuzzy basslarla gayet minimal ancak kulaklara yoğun yoğun dolan bir tarza sahip Suzerain, gelecek yılların alternatif krallarından birisi olacak, inanıyorum. Yaptıkları müzik her ne kadar elektronik dursa da işin içinde rock ezgileri kaliteli bir şekilde mevcut. Bütün bunlar kendilerine kaliteli bir ağır başlılık sağlamış ki zaten albüm için iki yıllarını ayırmaları, aceleye yer vermemelerinden belli ne kadar dikkatli oldukları. Suzerain dinlerken dokunuşların, dokunuşlar derken bütün notaların ne kadar bilinçli olduğunu duyacaksınız.

Londra’nın göbeğinden çıkıp gelen grup haliyle İngiltere’nin asil havasını da taşıyor ritimlerinde. İşin içinde İngiliz parmağı olması zaten mevzuyu kaliteli yapıyor ki bu benim görüşüm. Henüz İngiltere’den çıkmış rezil bir iş görmedim zaten. Suzerain’i özetlemem gerekirse, kendi seslerini yaratmayı gerçekten başlamışlar çünkü bu saatten sonra bir Suzerain şarkısını gözüm kapalı tanıyabilecek durumdayım çünkü kendilerine özgü yaptıkları her şey ki biz de bunu arıyoruz zaten. Yeni albümleri Identity’den çok umutluyum ve artık bu albümle patlayıp giderler heralde.

Kısa tutmak gerekirse Suzerain taş gibi gelen bir alternatif. Yakında çıkacak Identity albümleriyle de artık sabırlarının meyvesini almak istiyorlar ve ben de kendilerine çok güveniyorum. Yeni albümden sonra muhtemelen şarkılarını birçok filmde ve dizide de duyuyor olacağız ki bütün İngiliz gruplar bu yoldan geçiyorlar. Çünkü şarkılar her zaman filmatik bir havaya sahip oluyor ki Suzerain de bunu sağlamış şarkılarında, dinleyince göreceksiniz. Sadece müziğiyle değil şarkı sözleri de birer bölüm gibi.

Ve geldik işin en eğlenceli kısmına yani sizi ilk şarkılarla tanıştırdığım kısıma. Burada sizinle hangi şarkıları paylaşacağım konusunda ilk başta çok kararsız kaldım ancak sonradan kesinleştirebildim. Sizi şarkıya boğmak istiyorum ancak boğmayacağım kendiniz arayın buyulun dinleyin ben size kuyunun başını 2 şarkıyla gösteriyorum. Lütfen, şarkıları da verdiğim sırayla dinleyin ve acele etmeyin çünkü Suzerain, kendilerinin de gösterdiği gibi aceleye gelmez.

KEŞFET

IN HOODIES

2 Ekim 2015 — yazar Turan Mustafa

in_hoodies_pardondalmisim.jpg

Yine bir gurur tablosuyla karşı karşıyayız. Yine içimizden birisi oturmuş, çalışmış, emek vermiş, kendini göstermiş ve kalite insanlarla tanışmış. Şimdi ise kendisi bu emeğinin meyvelerini topluyor ve bize de bu meyvelerle gururlanmak kalıyor. Size In Hoodies’ten bahsetmek istiyorum. 

In Hoodies aslında çok eskiden beri müzik yapan bir arkadaşımız. Ama biz onu artık yeni sesiyle yeni şarkılarıyla tanıyacağız. In Hoodies bir süredir İngiltere’de bizim için güzel şarkılar hazırlamakla meşguldü ve artık sonuçlar yavaş yavaş gelmeye başladı. Bu zaman dilimi içerisinde kendisi Rolling Stones, U2 gibi gruplarla çalışmış Chris Potter’la beraber yeni şarkılar için kafa patlatıyordu. Albüm için çalışan diğer iki isimse Grammy ödüllü Ian Cooper ve John Davis ki birazcık araştırma yaparsanız “ulan vay be!” diyeceğinizden eminim.

İsimlere takılmış detayları bırakıp da In Hoodies’in müziğinden bahsetmek istiyorum ben. In Hoodies’i kendisiyle tanıştığımdan beri dinliyorum. Albümden çıkan ilk single ‘She Got Cauht’ ile baş başayım uzun zamandır ve size benim için nasıl bir şarkı olduğunu şöyle anlatayım. Günlük rutinin içinde kaybolmuş ve her şeye koyacak bir yer ararken buluyorum kendimi bazen ve bir de bakıyorum ki duygularımı unutmuşum. İşte tam o sırada In Hoodies yardımıma koşuyor ve bir doz She Got Caught alıyorum, her şey yolunda. 

Şarkılar tam film soundtrackleri tadında ve dinlerken gözünüzün önüne sarılan çiftler falan geliyor. Dokunuşlar o kadar hafif ki evin içinde bembeyaz bulutlar dolaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Yani en azından ben öyle hissediyorum. Şüphesiz ki işin içinde Avrupa parmağı olduğu çok açık çünkü acemiliğe hiç yer bırakılmamış şarkılarda. Her şey tadında ve dozajında, hiçbir acele yok. In Hoodies dinlemeye ilk başladığınızda evet bu adam bana bu duyguyu hissettirecek diyosunuz ve sizi alıp o duyguyla güzelce bir yoğuruyor kendisi.

Ben In Hoodies’i çok beğendim, çok sevdim. pardondalmışım sayesinde ister istemez tonlarca şarkı, tonlarca ses dinliyorum her gün ve In Hoodies o şarkıların, seslerin arasından sıyrılıp bana bu satırları yazdırmayı başarabildi. Satırlarıma son verirken ben, In Hoodies’e teşekkür etmek istiyorum, bize bu şarkıları verdiği için. Size de diyorum ki hadi dinlemeyin de pişmanlıktan kendinizi duvarlara vurun sonra sağda solda rastladığınızda. In Hoodies listelerinizde yerini almaya geldi. Burdan buyrun.

KEŞFET

THE WHITE BUFFALO

26 Eylül 2015 — yazar Turan Mustafa

the-white-960x545.jpg

Şimdi size anlatacağım adam, ne etten ne de kemikten oluşuyor. Kendisi hücresi hücresine sesten oluşmuş bir insan. Şarkılarını dinlerken hele bir de kulağınızda kulaklık varken kendinizi, adamın gırtlağındaymış gibi hissediyorsunuz. Hayatımda duyduğum en güçlü, en tok, en oturaklı, en çatallı seslerden bir tanesi. Kendisi Amerikan müziğini yüceltmek için doğmuş bir adam ve dahası. Övmeye birazcık ara verip kendisi hakkında sizinle biraz bilgi paylaşıp sonrasında övmeye devam edeceğim.

Jake Smith yani The White Buffalo’yu Sons Of Anarchy’den keşfeden bir abim sayesinde haftalardır dinliyorum. Kendisinin mükemmel sesini dinlediğim haftalar boyunca da onu merak ederek çıldırdım ancak hakkında açıp tek bir kelime bile okumadım çünkü sesini henüz tam olarak hazmedememiştim. Böyle bir ses sindirilemez çünkü inanılmaz bir şey. Daha sonrasında oturup araştırmalarıma başladım ancak malesef ben giydiği donun rengini bile öğrenmek isterken hakkında çok da bir şey bulabildim diyemem. Evet, albümlerinin isimlerini falan biliyorum ama böyle bir sese sahip bir insanın ne yiyip içtiğini öğrenmem lazım benim. Çünkü bu sesle nasıl bir albüm yaparsan yap güzel olur zaten. Sen sesi nasıl yaptın onu söyle. 

The White Buffalo herkesin bir grup sandığı ama besteci ve söz yazarı olan Jake Smith’in kendisi. The White Buffalo, Smith’in lakabı ve sahne ismi. Kendisi ilk albümü 2002 yılında çıkarmış. Ve merak etmeyin bol bol albümü ve EPsi var yani doya doya dinleyebilirsiniz. Kendisi son albümü ‘Love & The Death of Damnation’ ı da bu yıl yayınladı. Tabi ki turlarına devam ediyor ancak Türkiye’ye uğrar mı diye bakınca şimdilik hüsran.

Buffalo, bu kadar mükemmel müzik yapmasına rağmen hakettiği değeri bulamamış bir ustamız bence ancak Sons of Anarchy’de kullanılan şarkıları sayesinde biraz üne kavuşmuş çok şükür. Üstüne basarak söylüyorum ki The White Buffalo hakkında yorum yapmak falan benim haddime değil çünkü adam mükemmel. Ses, resmen göklerden inmişte gelmiş dolayısıyla albümler, şarkılar, performanslar falan ben ne anlatsam boş. Dinleyince zaten dizlerinizin bağı çözülecek kesinlikle.

Artık ben aradan çekilip sizi bu mükemmel (mükemmel sönük kalıyor bundan daha iyi bir sıfat varsa bana bildirin) sesle baş başa bırakıyorum. Kendisi dünyadaki en iyi The House of The Rising Sun yorumlarından birisine sahip. Ben aşağıya bol bol bırakıyorum, dinleyin dinleyebildiğiniz kadar. Sağlıcakla!

Twitter: @blancobuffalo

KEŞFET

NUUX

2 Eylül 2015 — yazar Turan Mustafa

nuux.png

Etkilendim ve direk buraya geldim. Gururlandım. Hayran kaldım. Bir haftadır bu adamları dinliyorum ve bu işin Türkiye’den çıktığına inanmaya çalışıyorum. Amatör bir kayıt, amatör iki genç ama kulaklara bırakılan inanılmaz bir etki. Nuux, tamamen içimizden ve tamamen bizden. Evet dil İngilizce olabilir ama kalite, kalite, kalite… Şuraya bir yere yazıyorum bu adamları ilerde çok duyacaksınız. 

Nuux, iki kuzen Cem ve Çağdaş Kahya’nın Bursa’da kurduğu bir indie müzik grubu. Henüz bir albümleri yok. Ama Youtube’ta ilk yayınladıkları parçaları Hey Mister gelecek herhangi bir albümün ne kadar da kaliteli ve Türkiye standartlarının üstünde olacağını gösteriyor bizlere. Grubumuzun vokali Cem Kahya aynı zamanda trompetiyle de eşlik ediyor şarkılara. Gitaristimiz Çağdaş Kahya ise gayet sakin ve hoş notaların aralarında dolaşan gitar ritimleriyle şarkıların temelini inşa ediyor. Nuux’a son olarak davulda Nehir Berke Kaya katılıyor ve mükemmel üçgeni tamamlıyor bence. 

Şimdi altını çizerek ve üstüne basa basa size şunu söylemek istiyorum. Nuux’u dinlerken öncelikle kaydın kalitesini es geçin çünkü Cem ve Çağdaş şarkılarını kendileri kaydediyor. Günümüzün işe yaramaz pop sanatçıları gibi tonlarca ekipman imkanına henüz sahip değiller. İkinci aşamada da şuna bakın ki işin özünü anlayın; Bu adamlar üretiyor! Türkiye’de ne kadar nadir bir şey bilemezsiniz. Ve son olarak da şarkılar gerçekten kaliteli ve bir el atıldığında Dünya standartlarında bir işe dönüşebilecek bir ürün var ortada.

Ben tamamen kişisel olarak Nuux’a kefilim. Daha fazlasını ve daha iyisini yapacaklarına herkesle de iddiaya girebilirim. Nuux ilk adımını attı ve şimdi sıra bizde. Hadi hep beraber Nuux hayranı olalım. Yeni ‘Nuuxer’lar olalım 🙂 Şaka bir yana dinleyin ve dinlettirin. Saygılar, sevgiler…

Twıtter: @NuuxOfficial

KEŞFET

FLAGSHIP

12 Ağustos 2015 — yazar Turan Mustafa

flagship-960x533.jpg

Yazdığımız blog dolayısıyla ve zaten ilgi alanım dolayısıyla her gün o kadar sanatçı dinliyorum ki artık etkilenmek gittikçe zorlaşıyor benim için. Aslında bu siz okurlar için iyi çünkü size en iyilerini sunma çabamız her geçen gün daha da gelişiyor. Bundan emin olabilirsiniz. Şimdi sizi Amerikalı bir rock grubu ile tanıştıracağım. Aslında bir duo da diyebiliriz çünkü grup iki kişilik. Ben de nedense genelde iki kişilik grupları beğeniyorum. Demek ki çok kafadan çıkan ses gerçekten iyi olmuyor. 🙂

Flagship, 2011 yılında Amerika’da kurulmuş vokal ve gitarda Drake Margolnick davulda Michael Finster’dan oluşan bir grup. Grup hakkında en başta söylemem gereken şey şu ki vokalimizin sesi gerçekten çok güçlü ve bu da onu etkileyici kılıyor. Evet güçlü olmayıp etkileyici olan sesler de var. Güçlü ses bambaşka bir şey mesela Adele gibi. Grubun ilk EPleri Blackbush ismini taşıyor ve 2012 yılında yayınlanmış. Eğer bir gün kendileriyle karşılaşırsam bu ismi kendilerine soracağım. Daha sonrasında 2013 yılında ilk stüdyo albümlerini yayınlayan Flagship albüme kendi isimlerini veriyorlar. Aslında benim için Flagship bu albümle başladı çünkü albümün açılış parçası “Are You Calling” bana tam manasıyla ateş etti.

Are You Calling parçasına çektikleri klipten de size uzun uzun bahsetmek isterdim ama okuyacağınızdan şüpheliyim o yüzden kısa kesiyorum; Süper olmuş. Klibin sonunda çok samimi bir hareket var ve orayı izledikten sonra “Ben servetimi bu adamlara yatırsam da daha çok mu müzik yapıp klip çekseler.” diye soruyorsunuz kendinize. Ayrıca bol bol da klip çekiyorlar merak etmeyin.

Sona yaklaşırken şunu tahmin etmişsinizdir ki bu çocuk bize ilk olarak Are You Calling şarkısını dinletecek. Evet öyle yapacağım. Israrcı tavsiye; şarkıyı dinlerken zıplayın ve dans edin.

Twitter: @FlagshipOffcl

KEŞFET

LARKIN POE

5 Ağustos 2015 — yazar Turan Mustafa

larkin-960x640.jpg

Önceki yazılarımdan belki farketmişsinizdir belki umrunuzda bile olmamıştır ama ben beraber müzik yapan kardeşlerin hastasıyım. Bu iki kardeşin ayrı bir hastası oldum çünkü çok güzeller. 🙂 Rebecca ve Megan Lovell kardeşler çocukluklarından beri beraber müzik yapıyorlar ve bu işte gerçekten iyiler ki zaten işin içinde kan uyumu olunca sonuç gayet iyi yerlere gidebiliyor. Mesela Türkiye’den bir örnek verelim; Athena.

2005’ten beri müzik işini kovalayan bu iki kardeş, ilk başlarda en büyük ablaları Jessica Lovell ile birlikte Lovell Sisters grubunda boy göstermişler. Albümler yayınlayıp 4 yıl boyunca hüküm sürdükten sonra da -nedenini bilmiyorum- 2009’da grubu dağıtmaya karar vermişler. Ancak Rebecca ve Megan tabi ki yılmamış ve 2010’da Larkin Poe olarak tekrar bir araya gelmişler ve müzik yapmaya devam ediyorlar.

Öncelikle “Larkin Poe” ismi kız kardeşlerin büyük büyük büyük ve daha da büyük babalarının ismi imiş. Hatırladığım kadarıyla dedelerinin dedelerinin dedelerinin dedelerinin dedelerinin dedesiydi sanırım. Kız kardeşler tekrar iş başına geçtikleri 2010 yılında 4 tane EP yayınlamışlar. 2011 yılında da Thick As Thieves adında bir EP yayınlayan Larkin Poe, 2014 yılında ise “KIN” ismini verdikleri albümlerini yayınlamışlar.

Larkin Poe’nun yaptığı müziğe gelecek olursak, Megan’ın slide gitar çalması ortaya çok tatlı bir sound çıkarmış. Son albümlerindeki sert gitar riffleri de işin içine girince ritim hissini bir hayli güçlendirmiş. Sert gitar riffleri dediysem de aklınıza Metallica falan gelmesin, kendilerine göre sert. Kız kardeşlerin sesleri ise kız kardeş olmalarından kaynaklanıyor olsa gerek ki mükemmel bir harmoni içinde.

Sonuç olarak Larkin Poe harika bir grup ve siz de dinlemelisiniz. Kızlar güzel, sesler güzel ve şarkılar çok güzel. Sizi şimdi kız kardeşlerin en sevdiğim şarkıları Stubborn Love ile baş başa bırakacaktım ve yanında da sizinle Don’t klibini paylaşacaktım ancak benim bu yazıyı yazdığımın ertesi günü bu güzel kızların Youtube’daki videoları ülkemizde yayına kapatıldı.Bu yüzden sizinle bulabildiğim canlı performans videolarını buluşturuyorum. Şanssızlığıma da benden bir Oscar. İyi dinlemeler.

Twıtter: @LarkinPoe

KEŞFET

MARIAN HILL

31 Temmuz 2015 — yazar Turan Mustafa

marian-960x635.jpg

Her zaman sizinle minimal ve sade müzisyenleri buluşturmayı amaçladığımı artık şüphesiz anlamışsınızdır. Yine minimal ve gayet güzel işler yapan bir grupla karşı karşıyasınız. Marian Hill kendi tarzını yaratabilmiş ve kulaklara doldurabilmiş bir ikili. Eğer müzikle yakından ilgilenip sağda solda bol bol haber okuyorsanız isimlerini duymuş olacağınızı umut ediyorum.

İkilimiz Jeremy Lloyd ve Samantha Gongol, ortaokul yıllarında tanışıp o yıllardan bu yıllara beraber takılıp çok iyi anlaştığı için ortaya çıkan müzik de eksiksiz olmuş. Grup, ilk EPlerinde de bu başarıyı göstermiş zaten. Şarkılar bas ağırlıklı olup günümüzü tamamen yakalamış durumda. Vokalden bahsetmeden geçmemek lazım zaten grup iki kişi ama Samantha gerek yazdığı sözlerle gerekse sesiyle ve seksi vokaliyle işi biraz daha çekici hale getirmiş durumda açıkçası. Şarkıları dinlerken kesinlikle bir zorlama hissetmiyorsunuz. Zorlama derken neyi kastediyorum hemen açıklayayım; Her şey yerli yerinde. Şarkıların hepsi üzerinde yemeden içmeden çalışılmış gibi. Evet, sade ama hepsinin bir karakteri var. Zaten önemli olan da budur, bence.

Marian Hill, şu sıralar yeni albüm hazırlığında ki bakalım bu şarkıların devamında bizi nasıl şeyler bekliyor. Ayrıca Marian Hill’i daha çok duyacağınıza emin olabilirsiniz çünkü hazırlıklı geliyorlar. Fazla uzatmadan hemen şarkımıza geçelim. Marian Hill’den ilk aşamada dinlemenizi dilediğim iki şarkı var. Bu şarkılardan ilki, ilk klip şarkıları ‘One Time’ ve One Time’ın hemen sonrasın da sizi ‘Got It’ bekliyor olacak. Sevgilerle…

Twıtter: @MarianHillMusic

 

31

KEŞFET

EMILY WELLS

25 Temmuz 2015 — yazar Turan Mustafa

emily.jpg

4 yaşından beri keman çalan bir insan bu gün milyonlara konser vermiyorsa bu onun suçu değildir kesinlikle. Böylesine yetenekli bir insanı nasıl böyle de arka planda bırakmış dünya, inanamıyorum. Tanımadığımız ne kadar çok yetenekli müzisyen var inanamıyorum. Bu blog da biz inanamayalım diye var aslında.

Emily Wells yukarıda da bahsettiğim gibi 4 yaşından beri keman çalıyor. Yıllarca babası sayesinde Amerika’da şehir şehir gezen Emily sonunda New York’a yerleşiyor ve orda başlıyor müzik kariyerine. Birçok albüm kaydeden Emily Wells, 13 yaşından beri albüm yayınlıyor ama bunların bir çoğu kendi imkanlarıyla. Kendisinin stüdyo albüm kayıtları 2008 yılında başlıyor. 2008 yılından bu yana 4 albüm yayınlayan Emily şu sıralar yeni albüm hazırlıklarında ve yeni albümü bu yıl bizlerle buluşacak.

Emily Wells’in müziğine gelecek olursak, duygulanmaya ve keman notaları arasında kaybolmaya hazır olun. Kendisi burada sayamayacağım kadar enstrümana hakim ve bu da müziğini kaliteli yapmasını sağlıyor. Dolu dolu bassların hakim olduğu müziğinde oyuncak piyano sesleri bile mevcut. Şarkılarında yoğun basslarla duyguyu kalbimize dolduran Emily, kemanıyla da ezgilerini kulaklarımıza işliyor. Kendisinin bir başka özelliği ise konserlerinde şarkıların içindeki elektronik sesleri kesinlikle hazır olarak kullanmaması; tümünü önce kendisi sahnede gözlerimizin önünde kaydedip sonra da bizi şarkısıyla buluşturuyor.

Emily Wells… Ben onu şanssız olarak tanımlıyorum çünkü bu kadar kaliteli müzik yapıp da şu an piyasayı sallıyor olamaması ciddi bir şanssızlık. Emily Wells’ benim sayemde tanıyacaksanız çok mutlu olurum çünkü bu başarılı sanatçının çorbasında bir tuzum olmuş olur. Şimdi sizi tatlı bir şarkısıyla baş başa bırakıyorum ve gidiyorum. Yeni albümü de sabırsızlıkla bekliyorum.

Twıtter: @emilywellsmusic

KEŞFET

KEVIN MORBY

17 Temmuz 2015 — yazar Turan Mustafa

kevin-morby-min-960x630.jpg

İşte size benim istediğim kafa… Güzel bir hayat, sakin gitarlar, rahat şarkılar ve minimalizm… Kevin Morby benim istediğim hayatı yaşıyor diye düşünüyorum onu tanıdığımdan beri. Müziğini yapıyor, güzel bir klip çekiyor ve beni de yolun dışına çekiyor, kendileri. Bir insanın sizin içinizdekini yaptığını görmek değişik bir his ve Kevin sağolsun bunu yaşattı bana.

Gitar çalmayı 10 yaşında öğrenmiş bir insandan bahsediyorum size, o yaşta gitar çalmayı öğrenen birisi gibi o da ergenlik çağlarında bir müzik grubuna elbette dahil oldu. 17 yaşında lise işini bitiren Kevin, Brookly’e taşınmış ve orada yaşamaya başlamış. Brooklyn’de yaşarken geçimini bisikletle paket servisi yaparak sağlayan Sayın Morby, Woods grubunda bas çalmaya başlamış. Daha sonrasında Cassie Ramone ile tanışıp kaynaşan Kevin Morby, Cassie ile birlikte yeni bir proje olarak The Babies grubunu meydana getirmişler. Bu işler güçler sürüp giderken Los Angeles’a taşınan Kevin, kendi şarkılarını yazmaya başlamış ve sonucunda da ilk albümü Harlem River’ı kaydetmiş.(2013)

İkinci albümüne Still Life(2014) ismini veren Kevin, bu albümde ise müziğindeki sesleri biraz daha çoğaltmış ancak çizgisini bozmamış. En başta da bahsettiğim gibi sakin ve kafa yormayan bir tarza sahip Kevin, gitar, davul ve bas ile her şeyi çözüyor. Sözlerine gelecek olursak bize hayattan ve kendi deneyimlerinden bahsederken aşklarına seslenmeyi de ihmal etmiyor sevgili sanatçımız.

Yavaş yavaş toparlarsak Kevin Morby, sakin kalmak isteyenler için müzik yapan bir arkadaşımız. Ben çok hareketli bir insan değilim, benim için önemli olan duygular diyorsanız ve bir de artık aynı şeyleri dinleyip durmaktan sıkılmışsanız Kevin Morby playlistinize doğru koşuyor arkadaşlar.

Şimdi size dinleteceğim Kevin Morby şarkısı benim ilgimi ilk olarak klibi ile çekti. Hani demiştim ya minimal, klip de aynen öyle minimal. Klibi izlerken bir de şarkıya baktım ki “Aman Allah’ım, çok güzel!!” 🙂 Kevin Moby – All of My Life…

Twıtter: @kevinmorby

KEŞFET

WAKE OWL

18 Haziran 2015 — yazar Turan Mustafa

wake.jpg

Günümüzün popüler tarzı oldu, indie. Ben de size indie-pop müziği en tatlı şekilde icra eden bir grup takdim etmek istedim; Wake Owl. Kendileri Kanadalılar ve cool herifler. 2 kişilik bu grup ilk başta hobi gözüyle bakıyorlar ancak sonradan ilk EPlerini çıkartınca işin rengi değişiyor. Bu arada EPlerinin adı “Wild Country”.

İlk EP çıktıktan sonra grup Kanada’da ve Amerika’da konserler veriyor. Bu sırada EP’den “Gold” şarkısı birçoğunuzun bileceği Grey’s Anatomy dizisinin bir bölümünde yer alıyor. Şarkınızın Grey’s Anatomy gibi bir dizide yer alması da iyi bir avantaj tabi.

Bu olan bitenlerin ardından grup ilk albümleri “The Private World of Paradise”ı piyasaya sürüyor. Bu albümde müziklerinin tadını biraz değiştiren grup bence başarılı bir iş yapmış. Olayın içine deneyselliği katan elemanlar güzel bir çıktı almış diyebilirim. Müzikleri bence gayet herkese hitap edebilecek kalitede ve genişlikte. Sözler ve sesler ciddi bir şekilde kaliteli ve kulakta kalıcı olmuş.

Günümüzde müziğin minimal olması daha büyük bir başarı çünkü binlerce imkan var ve bunların arasından ideali seçip kullanmak daha zor olsa gerek. Bu arkadaşlar bence tam da bu dediğimi yapmış. Sade ve etkileyici olmuş sesler.

Lafı dolandırmadan sizi Wake Owl ile baş başa bırakmak istiyorum. Sizleri grubun “Candy” isimli şarkısıyla tatlandırmak istiyorum. İyi dinlemeler…

Twıtter: @wakeowl

KEŞFET

BEAN

11 Haziran 2015 — yazar Turan Mustafa

bean.jpg

Bu yazıda bahsedeceğim kişi, beni bir şarkısıyla mahvetmiş durumda. Noelle Bean ama daha çok bilinen adıyla Bean… Kendisi pop müziğin tatlı şirin vakalarından… Şarkıları, duruşu falan size biraz Barbie gelebilir ama içinde öyle birisi değil.

İnternette yayınladığı “Like to Love You” şarkısıyla online olarak tanınan gençlerimizden kendisi ve zaten 1991 doğumlu. Ancak yaptığı müzik diğerlerinden farklı bir ritme ve tatlılığa sahip, bence. Sözlerini kendi yazıyormuş şarkılarının bu arada. Kendisinin ilk eseri ‘Rollercoster’ adında bir EP albüm ve beni etkileyen kısım da bu EP albüm zaten. Rollercoster’dan sonra ‘Wildfire’ adında bir single geldi ve yeni albüm de yollarda.

Bean’i ilk dinlediğimde ‘Cops and Robbers’ şarkısıyla tanıştım ve bir hafta “Bang bang bang…” diye dolaştım etrafta. Şarkının nakaratı insanın diline öyle bir sarıyor ki anlatamam yaşamanız lazım.

Bean’e baktığımızda açık söylemek gerekirse çok sanatsal bir şey beklememek lazım ama yaptığı şarkılar gerçekten diğerleri gibi değil. Ben kendisi için kısaca eğlenceli ve zevkli diyebilirim. Pop müzik evet ama bazen çok da pop değil gibi yani tam olarak bilemedim. Mesela Cops and Robbers parçasına tam olarak pop diyemeyiz bence. Ama tutup Rollecoster şarkısını ele alırsak pop ve hatta tam olarak günümüzün pop parçalarından.

İşi sonuca bağlamak gerekirse eğlenceli ve tatlı bir şeyler dinlemek istiyorsanız tam olarak dinlemeniz gereken kişi Bean. Ben şarkılarını dinlemekten zevk alıyorum ve sizin de dinlerken zevk almanızı diliyorum.  Son olarak sizi Cops and Robbers şarkısıyla tanıştırıp sabah akşam “Bang bang bang…” diye dolaşmanıza neden oluyorum. Rollecoster parçasını da dinlemeyi unutmayın.

Twıtter: @noellebean

 

KEŞFET

LITTLE HURRICANE

25 Mayıs 2015 — yazar Turan Mustafa

little-hurricane.jpg

Aklınıza ilk başta The White Stripes gelebilir ama değil, onlar Little Hurricane… Kendi tarzları, kendi soundları ve kendi sözleri var. Öncelikle, yapısal olarak minimal ama müzik olarak fazlasıyla devasa olan bu grup beni şu şarkısıyla etkiledi diyemeyeceğim sizlere çünkü bütün şarkılarına bayıldım. Siz de dinledikten sonra sert gitar rifflerinin içine doldurulmuş blues melodilerinin karşı konulamaz bir tat olduğunu düşüneceksiniz bence.

Little Hurricane, 2010 yılında kurulmuş, ilk albümünü 2011 yılında ‘Homewrecker’ adıyla çıkarmış Californialı bir grup. Toplam iki kişiler ve evet kadın baterist. Vokalimiz Anthony “Tone” Catalano’nun gitarda canlı canlı çıkardığı işleri görünce kalbinize kurşun sıkan grup için rock, blues ve kirli olan bütün müzik tazlarını yapıyorlar diyebiliriz. Grubun ayrıca 2013 yılında çıkardığı ‘Stay Classy’ başlıklı coverlarla dolu da bir albümü var. Son albümleri ‘Gold Fever’ ise 2014’te girmiş piyasaya.

İnsanlara dinleyecekleri şeyleri tavsiye etmeye çalışırken oldukça dikkatli olmaya çalışmak gerektiğini düşünerek hareket ediyorum ve Little Hurricane’de bu dikkatimden defalarca süzdüğüm bir grup. Günlerce dinledim ve günlerce yaptıkları müziği ayrıntılı bir şekilde anlamaya çalıştım. En başta söyleyeceğim şey şu ki günümüzde elektronik müzik, dijital sesler almış başını giderken böyle sert ve mekanik gitar tınılarını duymak efsane etkileyici bir şey bence. Eğer siz de bu akımın içerisindeyseniz 5 dakikanızı ayırıp farklı olanı yapmaya çalışan bu iki insanı dinlemelisiniz.

Son olarak, yarın bir gün Little Huricane Türkiye’ye geldiğinde “Allahım kesinlikle bu konseri kaçırmamalıyım, kaç paraysa alalım biletini.” diye yakınırken beni hatırlamanızı diliyorum. Günümüzde nasıl bilgi kirliliği varsa aynı şekilde müzik kirliliği de var ve iyi müziğe ulaşmak için artık zaman ayırmak gerekiyor. Little Hurricane’e zaman ayırın. Sizin için uzun uzun ve canlı canlı bir video paylaşıyorum. Bu arada Little Hurricane, “Küçük Kasırga” anlamına geliyor, kesin merak etmişsinizdir. İyi eğlenceler.

Twıtter: @littlehurricane

KEŞFET

THE PEACH KINGS

18 Mayıs 2015 — yazar Turan Mustafa

the-peach.jpg

Biraz rock’n roll olmazsa hayat geçer mi? Geçmez tabiki…

Bir grubu ya da şarkıyı ya da herhangi bir müzik zımbırtısını dinlerken en en en ama en çok önem verdiğim şeydir; sound. Şimdi sizlerin önüne sereceğim grup da sound anlamında geçekten bana göre başarılı ve farklı şeyler ortaya koyabilmiş bir grup; The Peach Kings. İsimleri de beni bir hayli etkilemiş olan grup set gitar riffleri üzerinden ilerliyor diyebilirim ama bu riffler sert olmasının yanında o kadar oynak ki yaptıkları müzik bi yandan da dans edilebilir bir müzik bence.

The Peach King müziğini biraz tarif etmem gerekirse güneşin altında, öğleden sonra çok da kalabalık olmayan bir konserde dans etmek gibi. Dinlerken çok yorulmuyorsunuz ama gerçekten hareketleniyorsunuz. Ne yazık ki Türkiye’de bu tarz müziği pek barındamıyoruz ama The Peach Kings ile bu ihtiyacımızı giderebiliriz.

Tarz olarak bana biraz The White Stripes biraz da Jack White’ın solo çalışmalarını anımsatsa da bence gayet kendileri de olabilmişler. Grup beni ‘Handsome Moves’ vurdu ama bunun yanında ‘Trip Wop’ ve ‘Mojo Thunder’ adlarında iki tane EPleri var. Ayrıca yeni albümleri de 2015’te gelecekmiş, haber bekliyoruz.

Bu arada grubun şarkıları bu yıl ülkemizde patlama yaşayan ‘Shameless’ dizisine de birçok kez konuk olmuş. Shameless hayranlarına tanıdık gelebilir yani bu tınılar.

The Peach Kings’i ben daha çok canlı performanslarıyla beğendim. Canlı performans soundu bana daha hoş geldiğinden olabilir bu ama bilmiyorum güzeldi yani. Bu yüzden şimdi sizinle grubun iki şarkısını paylaşacağım. Bu şarkılardan ikisi de Handsome Moves albümünden olacak ve bir tanesi kendilerinin Jam in The Van performansı olacak. Şunu emin bir şekilde söyleyebilirim ki The Peach Kings playlistlerinizde yerini almaya hazır. Siz hazır mısınız?

Twıtter: @thepeachkings

 

KEŞFET

SUBMOTION ORCHESTRA

11 Mayıs 2015 — yazar Turan Mustafa

sub.jpg

Onlar bildiğiniz orkestralardan değil, isimlerine aldanmayın. Submotion Orchestra, elektronik müziği en iyi şekilde yorumlayan gördüğüm en kalabalık grup. Yedi kişiler ve mükemmel bir uyum içerisindeler. Elektronik müziği düşününce bu kadar fazla sesin iç içe geçmesi biraz kafa patlatmaz mı diye sorabilirsiniz ama Submotion Orchestra bunu çoktan aşmış.

Yaptıkları müzikte, dub-step ve soul ritimlerinin üzerine jazz ezgilerini o kadar güzel eritmişler, o kadar pürüzsüz ki dinlerken “işte bu!” dedim kendi kendime. Ritimler çok güzel,   sözler çok güzel bir de üstüne tatlı mı tatlı vokalimizin sesi eklenince ortaya şaheserler çıkıyor.

2009 yılında kurulmuş kalabalık grubumuz. İlk kez Finest Hour adında bir EP çıkartmışlar ondan sonra da gelsin albümler gitsin konserler. Son albümleri Alium ise 2014 yılında daha geçtiğimiz Kasım ayında çıkmış tüm müzik marketlere. Bu arada Submotion Orchestra konser için 28 Kasım 2014’te İstanbul’daydı yani kaçırdınız.

Eğer elektronik müzik seviyorsanız ama elektronik müzik içinde daha farklı, daha kulağa yatkın bir ses arıyorsanız sizi Submotion Orchestra eşiğine davet ediyorum. Gün içinde cool bir dokunuş olacaktır.

Twitter: @Submıtion

KEŞFET

GEÇEN YiNE FESTiVALDEYiZ: PARKTA BAHAR FEST’

10 Mayıs 2015 — yazar Turan Mustafa

festival.jpg

Geçen cumartesi yani 2 Mayıs’ta Parkta Bahar Festivali’ndeydik. Tabiki muhteşemdi. Ülkemizde pek tercih edilmese de sadece yerli sanatçıların yer aldığı festivaller daha zevkli olabiliyor bazen ve Parkta Bahar Festivali de o zevkli olanlardan bir tanesiydi.Şebnem Ferah ve MFÖ’yü aynı akşam canlı canlı dinlemeyi bir hayal edin; Parkta Bahar Festivali tam olarak bunu yaşattı biz katılımcılarına.

İstanbul’un yeni incilerinden Lifepark’ta düzenlenen festival DJ Nadir Duman’ın setiyle başladı ve biz de ufak ufak eğlenceye ısındık. Nadir Duman’ın ardından sahneye çıkan Esin İris ise hareketli parçalarıyla bıyıklı ağabeylerimizi bile oynatmaya başladı. Ayrıca festivalde rastladığımız ‘küçük festivalciler’ daha o küçük yaşlarında ebeveynleri sayesinde festival kültürüne ayak uydurmaya başlamışlardı.

Esin İris’ten sonra sahneyi Sattas adeta sallamaya başladı. Türk reggae müziğinin başlangıcı sayabileceğimiz grup, müthiş sahne performansıyla beni gerçekten büyüledi. Hele ki vokal Orçun “Leo” Sunear’ın enerjisi ve hareketliliği ben mehvetti, fotoğraflarını çekmeye çalışırken bir türlü kendisini durduğu yer yakalayamadım ve doğru düzgün bir fotoğrafını da çekemedim.

Sattas’ın başarılı performansı sona erince ben de heyecan patlaması yaşamaya başladım çünkü Parkta Bahar Festivali’nde Şebnem Ferah vaktiydi. Heyecanımın hakkını verecek şekilde sahneye çıktı Şebnem Ferah ve gerçekten muhteşem bir ses. Tartışmasız Türkiye’nin en iyi kadın rock vokali olduğunu her seferinde kanıtlıyor Şebnem Ferah.

Ve en sonunda da beklenen adamlar, MFÖ sahnedeydi. MFÖ için aslında söyleyecek çok bir şey yok. Onları canlı dinleyen de dinlemeyen de tahmin ediyordur çok iyi olduklarını. Kaliteli müzik, herkesin dilinde, bütün katılımcıların beraber söylediği şarkılar.

Festivalin sonuna doğru ufak bir yağmur saçlarımıza değse de biz çok eğlendik. Festivalde tanıştığımız ve festival boyunca beraber eğlendiğimiz Merve Ablamız ve Murat Abimizi burada anmak istiyorum. Onlar artık bizim festival arkadaşlarımız. (Ayrıca bizi arabalarıyla Beşiktaş’a kadar bıraktılar ve çok tatlıydılar.

KEŞFET

HAILEY TUCK

8 Nisan 2015 — yazar Turan Mustafa

hailey-960x720.jpg

“Born in Texas, living in Paris. Raised on a diet of 1920’s Jazz, vintage dresses and black & white movies.”

Hailey Tuck, kısaca böyle anlatıyor kendi hikayesini. “Texas’ta doğup Pariste yaşıyor. 1920’lerin Jazz müziği, vintage elbiseler ve siyah-beyaz filmlerle yoğrulmuş.”

Jazz müzik her zaman dinginliği çağrıştırıyor bize fakat tam aksine Jazz içinde, aşkın bir türlü bitmek bilmeyen kovalamacasını anlatıyor aslında. Hailey Tuck da tam olarak bu kovalamacanın içinde yaşamış bir müzisyen. Texas’tan kalkıp Paris’e aşkın peşine düşmüş.

18 yaşında Paris sokaklarında kalacak yeri bile olmadan dolaşan, taksi parasını söylediği şarkıyla ödeyen bir kadınla tanıştırayım sizi. 1920’lerin 30’ların Jazz müziğine güzel bir saygı duruşu kendisi. Saçıyla kıyafetleriyle makyajıyla; televizyonda şans eseri rastladığımız, izlemeye çalışsak da ancak 5 dakika bile dayanamadığımız siyah-beyaz filmlerden fırlamış gibi görünen bir kadın Hailey ancak yaptığı müziğe bakacak olursak; bırakın 5 dakika bile dayanamamayı, bir ömür dinlemekten vazgeçemeyeceğiniz sanatçılardan bir tanesi o. Tabi ki bu iddia, Jazz müzik severler için fakat eğer siz de günümüzde ‘popi’ olan bangır bangır pop müziğinden sıkıldıysanız biraz sakinleşmek için mükemmel bir durak bence.

Lafı fazla da uzatmaya gerek yok aslında çünkü dinlediğiniz zaman ne demek istediğimi tam olarak anlayacaksınız ve izlediğiniz zaman. Hailey’i dinlemeye başladığım günden beri de ne zaman Türkiye’ye de uğrar diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Sahnesinin insanı 1920’lere hapsettiğini söyleyen çok. Türkiye’ye de gel Hailey…

Twıtter: @Haileytuck

 

KEŞFET

MISTY BOYCE

31 Mart 2015 — yazar Turan Mustafa

misty-960x881.jpg

Abartılıp abartılıp göklere kadar çıkartılacak güzel bir ses ve her şeyden önce güzel bir müzik. Farklı… Misty Boyce deneysel müzik yapan ama diğer deneysel müzik yapan arkadaşlar gibi işin suyunu çıkarmayanlardan. Sadece yeni ürettiği sesleri ve denemeleri dinlenebilir bir müziğin içine yedirmiş ve ortaya gerçketen de dinlenebilir bir şey çıkmış.

Tecrübe konusunda şüpheye düşürmeyen sanatçı, bir çok deneyim yaşadıktan ve bir albüm çıkardıktan sonra her şeyi bi kenara bırakıp yeni bir başlangıç yapıyor ve Los Angeles’a taşınıyor. İşte, Los Angeles’ta size dinlemeniz için yalvarabileceğim ‘The Life(2014)’ albümünü bağışlıyor bizlere.  The University of Cincinnati College Conservatory of Music isimli okulda jazz piyano eğitimi alan Boyce, bu öğrenimini ‘The Life’ albümünde çok güzel kullanmış. Albümden çok hareketli şarkılar beklemeyin çünkü Misty ablamız biraz ağır takılmış fakat canlı şarkılarda mevcut.

Noyce daha önceki yayınladığı çalışmalarında da çok başarılı ancak kendini bulduğunu düşündüğüm yer tabili The Life albümü. 2012 yılında yayınladığı ‘Tough Love’ albümü de kesinlikle bi kulağa doldurup boşaltılmalı.

The Life albümünden özellikle dinlemenizi tavsiye edeceğim şarkı “Unsatisfied Mind” fakat henüz bu şarkıya klip çekmediği için albüme gelen ilk klip ve albüme adını veren şarkı ile başlatacağım sizi Mistiy Boyce maceranıza. Ayrıca albümü dinlemek için de BURAYA tıklayabilirsiniz. The Life…

TwItter: @mistyboyce

KEŞFET

FUKKK OFFF

21 Mart 2015 — yazar Turan Mustafa

fukkk-offf-960x641.jpg

Değişik şeyler seven bir insan olarak sizi değişik bir Dj ile tanıştırmak isterim. Kabul ediyorum herkesin severek dinleyeceği bir tarza sahip değil ancak yaptığı işler gayet orjinal ki Almanya’dan böyle bir şey çıkmış olması da beni şarşırttı biraz.

Sanatçımıza gelecek olursak, anladığınız gibi kendisi Alman bir Dj ve asıl adı Bastian Heerhorst. ‘Rave Is King’ şarkısıyla alman club listelerini alt üst etmiş bir arkadaşımız ve aynı zamanda ‘Bl00dfuck’ adlı şarkısı da İngiltere’nin bağrından kopan Skins dizisinin fragmanlarında kullanılmış. Ayrıca 2009 yılında da ‘Love Me Hate Me Kiss Me Kill Me’ adlı albümünü yayınlayıp güzel ve farklı bir işe imza atmış. Evet, albümün adı biraz uzun ama albümle aynı ismi taşıyan şarkısı, electro-house müzik seven arkadaşları yerinden hoplatacak kadar harika.

Fukkk Offf, şöyle durumlarda dinlenecek bir arkadaş bence;

1) “Ay, canım çok sıkıldı.”

2)”Uf, çok halsizim.”

3)”Oturduğum yerden kalkacak halim yok.” gibi.

Eğer siz de bu gibi durumlarla karşılaşırsanız bir doz Fukkk Offf almanızı şiddetle öneririm. Şarkıları gerçekten çok akıcı ve hızlı, ne o çok kafa şişiren club müzikleri gibi gürültülü ne de sizi oturduğunuz koltuğa gömüp bırakan dub-step ürünleri gibi. Tekrar söylüyorum evet, biraz değişik ama bu tarzı beğenen arkadaşlar için gayet güzel. Bir de söylemeden olmaz, ‘Black Phantom’ favorimdir.

Ve şimdi eğer yeterince merak ettirebildiysem işte Fukkk Offf.

KEŞFET

KAHÎNAR

4 Mart 2015 — yazar Turan Mustafa

kahinar.jpg

Eğer aklınızda “Türkçe müzik ne kadar farklı olabilir ki?” sorusu varsa siz hala Kahînar dinlememişsiniz demektir. Türkçe deneysel müziğin en kaliteli örneklerinden olan grup, Türk ezgilerini trip-hop havasıyla çok güzel harmanlamış.

Şarkılarında adeta bir ağıt mevcut. Vokalimiz Tuğçe Şenoğul’un sesi de işin boyutunu bir hayli değiştirmiş. Bunun yanında sözlerdeki derinlik dinleyenleri bir hayli içine çekip uzun süre orada tutuyor.

2011 yılında MySpace üzerinden yayınladıkları Nuhari albümleriyle karşımıza çıkmış olan grup keşke hala bize bu zevki yaşatmaya devam ediyor olsaydı ancak kendilerine artık ulaşamıyoruz. Türkiye’de derin bir açlık duyduğumuz bunun gibi girişimlerin gerekli desteği alamaması da Kahînar ile tekrar aklımızı kurcalamıyor değil.

Kahînar’ı iyice hazmedebilmeniz için bir süre dinlemeniz gerekiyor çünkü alışık olabileceğiniz bir durum değil. Bu yüzden sizinle bir değil 2 parça paylaşarak bu alışma sürecine katkıda bulunmak istiyorum.

Karşınızda Kahînar…

MySpace: kahinar

KEŞFET

VIC AND GAB

21 Şubat 2015 — yazar Turan Mustafa

vic-and-gab.jpg

İki tatlı kız kardeşin küçüklüğünden bu güne geliyor ‘Vic And Gab’. Victoriah ve Gariela çocukken beraber şarkı söyleyerek başlamışlar bu işlere. Sonra gitardı, basstı derken 2011’de işi biraz ciddiyete bindirecek “So Long So Tired” şarkısını kaydetmişler. Ve şarkıları beklenmedik bir şekilde ilgi görünce kız kardeşler bu yolda devam etmeye karar verip baterist arayışına girmişler ve Esteban Vazquez, kızlara eşlik etmeye başlamış.

Daha sonrasında çalışmalara son hızla devam eden kızlar, ilk EP albümleri ‘Bridges and Guns’ ile piyasaya çıkmışlar. Daha sonrasında da 2013 yılında kendilerinin ilk albümü olan ‘Love of Mine’ albümünü raflara servis etmişler.

Vic And Gab, çok aşırı beklentilerle dinlenmemesi gereken bir grup aslında. Eğer siz de minimal şeylerden hoşlanıyorsanız o ayrı tabiki çünkü çok sade bir sound ve tamamen iki kız kardeşin harmanlanmış ses-enstrüman sanatı, Vic And Gab şarkıları.

İlk albümleri ‘Love of Mine’ ile adından da anlaşılabileceği gibi aşktan söz eden Vic And Gab, albümleriyle aynı ismi taşıyan şarkıları Love of Mine ile sizlerle.

Twitter: @vicandgab

KEŞFET

KAVINSKY

14 Şubat 2015 — yazar Turan Mustafa

kavinsky-960x640.jpg

80’lerin elektronik müziğini günümüze taşıyan Kavinsky, Fransız bir dj ve aynı zamanda bir zombidir.

Drive filmindeki Nightcall şarkısıyla ünlenen Kavinsky bu şarkısında aslında hikayesini de bizimle paylaşmaktadır. 1986 yılında Ferrari Testarossa’sı ile yaptığı kazadan sonra tekrar dirilip zombiye dönüşmüştür kendisi.

80’lerin film müziklerinden beslenen Kavinsky, sokakta yürürken onun müziklerini dinlediğinizde sizi bir film sahnesinde yürüyormuş gibi hissettiriyor. Şarkı bittiğinde kendinizi anlamsız bir ağır çekim hissinin içinde buluyorsunuz.

Dilerseniz şimdi Kavinsky’ı, Nightcall şarkısı ile dinleyenler için hatırlayalım, dinlememiş olanlar için ise tanıyalım. Yalnız genç kızlarımız dikkatli olsun, kendisi bildiğimiz zombilerden biraz yakışıklı.

Twitter: @iamKAVINSKY

KEŞFET

CHARITY CHILDREN

10 Şubat 2015 — yazar Turan Mustafa

charity.png

Müzik aşkıyla yaşayan iki insan, notalarında size neler hissettirebilir bir düşünün.

Berlin’in sokaklarında keşfedilen ‘Charity Children’ şarkılarındaki hikayelerle en karanlık kalplere bile dokunabilecek güçte.

Elizabeth’in hayatıyla ve hayalleriyle sizleri oturduğunuz yerden düşüncelerin içine iteleyecek Charity Children…

FACEBOOK: @CharityChildren

KEŞFET

SAINT CAVA

6 Şubat 2015 — yazar Turan Mustafa

saint-cava.jpg

Bundan yaklaşık bir ay gibi bir süre önce YouTube’da videolar arasında kendimi kaybetmiş akarken bir şarkıya rastlamıştım ve adını bir köşeye not almıştım. Geçenlerde notlarımı karıştırırken aralarında Saint Cava ismini buldum ve tekrar dinlemek istedim ancak ben Saint Cava’yı eski bir grup zannederken aslında taptaze bir grupmuş ve dinlediğim “Forget” şarkıları henüz yayınladıkları ilk şarkıymış.

Danimarkalı grup yayınladıkları ilk şarkıları “Forget” ile beni kalbimden vurmayı başardılar. EP Albüm hazırlığında olan grup beni fena şekilde merak içinde bırakmış durumda.  Koyu baslarla dolu müzikleriyle ve gayet ruhani vokalleriyle sizin de ruhunuza inecekleri konusunda kendilerine güveniyorum. Ayrıca ilk şarkılarına çektikleri, her gün görmeye alışık olmadığımız türden klipleri de kaliteli işler yapacaklarına beni fazlasıyla ikna etti.

Umarım beğenerek dinler ve dinletirsiniz.

KEŞFET

THE SMITH STREET BAND

27 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

the-smits.jpg

“Vokalin sesi ne kadar garip?” Bu soruyla başlamıştım The Smith Street Band’di dinlemeye fakat biraz kulak kabartınca, biraz da şarkılarının içinde gezince aslında ne kadar da orijinal ve iyi kullanılmış bir ses olduğunu anladım. Gençler, gerçekten her gün dinlediğiniz insanlardan farklı takılıyorlar. Ona göre dinlemek lazım.

The Smith Street Band, Avustralya çıkışlı bir grup fakat kendileri dünyanın yarısını gezmiş durumda. Turne de turne demiş arkadaşlar ve yardırmışlar.

“Biraz sert gibi sanki” bir tarzları var fakat biraz da “eğlenceli” katmışlar işin içine ve bir de ufak ufak duygu kıpraştırması yapıyorlar ki çok garip oluyor gerçekten.

“Don’t Fuck With Our Dreams” şarkısında hikayelerini anlatmış arkadaşlarımız biraz ve şarkıya çektikleri klipleri de kendilerinin kıtaları aşmış konserlerinin şahidi.

Twitter: @smithstband

KEŞFET

KENDRA MORRIS

26 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

kendra-1.jpg

Bazı sanatçılar vardır şarkılarını dinlemek için özel bir çaba sarf etmeniz gerekir fakat bazıları da vardır ki şarkılarıyla gününüze eşlik ederler. Kendra Morris, işte bu arkadaşlardan bir tanesi. Kulaklarınızda onun sesi varken gün akışkan bir hal alıyor ve garip bir şekilde iyi hissettiriyor. “Oha!!” dediğinizi duyar gibiyim ama bir deneyin de ondan sonra konuşalım.

Çocukluğundan beri müziğe dokunan Kendra, birçok girişimde bulunmasına rağmen anca 2012 yılında ilk albümünü yayınlayabiliyor. ‘Banshee’ Country müziğe güzel bir armağan olan bu albüm Kendra’nın yassı sesiyle birlikte adeta bir çiçek tarlası gibi.

Hadi, biraz Kendra Morris’in sesine kulak verelim ve o tatlı çiçek tarlasından biz de nasibimizi alalım. 😊

Twitter: @KendraMorris

KEŞFET

THE BELLE GAME

23 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

belle.jpg

Hani şarkının bir türlü başlamak bilmediği klipler vardır ya işte öyle bir kliple tanıdım ‘The Belle Game’i. Her şeyin sonunda o bekleyişe değdi ki sizi de The Belle Game ile tanıştırmaya cesaret edebildim.

Melankolinin içine derin bir dalış yapan grup bizi de beraberinde sürüklemeyi çok iyi ve nazik bir şekilde başarabiliyor. Kendilerine özgü diyebileceğimiz, melankolinin derin sularından geçmiş gitarları ve vokaliyle bir şekilde kendimizi bir köşeye attığımız düşüncelerin içinde bulabiliyoruz yani bana öyle oldu diyebilirim. J

2013 yılında masaya koydukları “Ritual Tradition Habit” albümü, adeta kaçtığımız düşüncelerin içinde bir yolculuğa kesilmiş bilet gibi.  Gelin, The Belle Game ile kaçmayı bırakıp düşüncelere dalalım.

Twitter: @TheBelleGame

KEŞFET

DOPRAH

22 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

doprah.jpg

Sade olan her şey tatlı ve kalıcı olmuştur her zaman. Trip-hop müzik de doğru icra edilebildiği her vakit bu tatlılığı getirmiştir meydana. Doprah, işte bu tatlılığın en güzel yansımalarından bir tanesi ve Doprah için de en doğru kelime “tatlı”.

Yumuşak bir ses ve ağır ritimler kulaklarınızda muhakkak çok güzel bir iz bırakacak. Tabi bir Portishead değil ancak gelecekleri  başarı doluymuş gibi hissettiriyor genç, tatlı grubumuz.

Albümleri bu yıl içerisinde çıkacak grubu şimdilik EP albümleriyle tadabiliyoruz ki bu da çok başarılı olmuş. EP albümlerindeki dört şarkının dördüyle de dinleme listelerinizde yer almayı hak eden Doprah, pardondalmışım topraklarında…

Twitter: @Doprah_

KEŞFET

MOTHER MOTHER

22 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

mother.jpg

Günün inişli çıkışlı ritminin içine eğlenceli bir hareket katmak için ideal soundu yaratmış Mother Mother. Art-pop denilen bu akımın içinde The Sticks albümüyle kendine harika bir yol çizmiş olan grup, farklı işler yapmak için doğduklarını önceki albümlerinde fazlasıyla kanıtlamış ve The Sticks albümüyle de bunun meyvesini bir güzel yemeye başlamış.

Kulağınızda dolu dolu, yoğun bir sound istiyorsanız Mother Mother kesinlikle tam size göre. Ayrıca farklı harmonik vokalleriyle içinizi titretecek seslere sahip vokallerimiz Mother Mother müziğine bambaşka bir tat katmış.

Mother Mother dinletinize yeni albümleri ‘Very Good Sad Thing’ yolda olmasına rağmen en güncel şarkılarından ziyade The Sticks albümünden ‘Bit By Bit’ şarkısıyla başlamanızı şiddetle tavsiye edeceğim için Bit By Bit, şimdi burada ve sizlerle…

Twitter: @mothermother

KEŞFET

LINDI ORTEGA

21 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

lindi-960x641.jpg

Dünyanın hızına yetişmeye çalışmak yerine onu yavaşlatmaya ne dersiniz? Lindi Ortega, tam da bunu yapıyor dinleyenlerine.

Sokak aralarında ya da küçücük bar sahnelerinde kaybolan yıldızları anlattığı ‘Tin Star’ şarkısında o duyguyu tam olarak yaşatan Lindi, 3 albüm ve 2 de EP albüm kazandırmış biz müzik aşıklarına.

Müziğinin kalitesine ve hassaslığına hiç düşünmeden kefil olabileceğim Lindi Ortega, Tin Star ile kulaklarınız pasını silmek için burada.

Twitter: @lindiortega

KEŞFET

CHARLIE BELLE

18 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

charlie.jpg

3 gençten oluşan Charlie Belle, gelecekte ismini çok duyacağımız bir gruba benziyor çünkü farklılar. Yaşlarına rağmen şarkılarında inanılmaz hisler barındıran “Charlie”, kulağınızı okşayacak yumuşak bir sese ihtiyacınız varsa mükemmel bir tercih.

Hem sevimli hem de romantik olmayı çok iyi başarabilmiş Charlie Belle, yeni EP albümüyle pardondalmışım’da…

Twitter: @charbellemusic

KEŞFET

JACK AND THE RIPPER

15 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

jacl.jpg

Doğalarındaki yorumu müziklerine yansıtmış Jack And The Ripper ikiz kardeşler, soundlarındaki farklılığı bir hayli yakalamışlar.

Kayıtlarını da kliplerini de kendileri yapan kardeşler, şarkılarını dinleyelere farklı bir enerji yansıtıyorlar. Elektronik-rock deneyimini henüz yaşamadıysanız Jack And The Ripper iyi bir başlangıç.

Twıtter: @jackandripper

 

KEŞFET

KELLY AND THE HERMANOS

14 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

Kelly-And-The-Hermanos-960x640.jpg

Yoğun geçmiş bir günün ardından ayaklarınızı uzatacak yer arıyorsanız o yer, Kelly And The Hermanos’un yumuşak ve dinlendirici notaları olmalı kesinlikle.

2011 yılında Kelly Bartley’in fırtınaları durgunlaştıran sesi ( gerçekten öyle J) The Hermanos ile buluşunca ortaya adeta hafif rüzgar eşliğinde dans eden papatyaların ritimleri çıkmış.

2012 yılında yayınladıkları “Underwater Western” albümüyle henüz tanışmadıysanız acilen şuradan buyurun.

KEŞFET

SLEEPING WOLF

14 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

Sleeping-Wolf-960x640.jpg

Güzel bir rastlantının sonucunda doğan grup,Los Angeles’ta tanışan prodüktör Steven Solomon ve sanatçı Jake Newton’un beraber şarkı yazmaya başlama kararı almasıyla kuruluyor.

Henüz albüm yayınlamadılar ama şimdiden iki filmin soundtrack albümünde yer almayı başardılar.(Mission Blue(2014),You’re Not You(2014).Sleeping Wolf, alternatif pop türünde karşımıza çıkabilecek en iyi örneklerden ve 2015’te yayınlanacak ilk albümleri için son hızla çalışmaya devam ediyor.

TWITTER: @sleepingwlf

KEŞFET

SHAKEY GRAVES

13 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

Shakey-Graves-960x640.jpg

Alejandro Rose-Garcia tek kişilik orkestra diye anılan arkadaşlardan. Şarkıları buram buram Teksas kokan Garcia, profesyonel adıyla Shakey Graves, yeni albümü “And the War Came” ile yeni ve güzel yerlere dokunmuş.

Aynı zamanda Shakey Graves’in canlı performansları da tadından yenmiyor. Bu yüzden bir klip yerine canlı performansıyla Shakey Graves sizlerle… Afiyet olsun…

TWITTER: @shakeygraves

KEŞFET

DEAR CRIMINALS

13 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

53f75a65e8db7a73a23cee10_original-960x619.jpg

Üç arkadaş; Charles Lavoie, Vincent Legault ve Frannie Holder yıllardır süre gelen beraber müzik yapma isteğini ortaya koyuyor ve Dear Criminals doğuyor.

Şarkılarıyla hafifleten fakat insana şehveti çağrıştıran grup yayınladığı 3 EP albümden “Crave” ile benim ilgimi çekebildi. Umarım sizin de ilginizi çekerler ve playlistinizde yerlerini alırlar.

‘Storm’ ile Dear Criminals karışınızda.

TWITTER: @dearcriminals

 

KEŞFET

BETTY WHO

12 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

Betty-Who-960x715.jpg

Sydney doğumlu Jessica Anne Newham 2007’de Amerika’ya taşınmasıyla birlikte olayların içinde buluyor kendisini. 4 yaşından beri müzikle bir şekilde içli dışlı olmuş olan evinden uzak Newham, Amerika’da Berklee College of Music yıllarında tanıştığı Peter Thomas ile şarkı yazma çalışmalarına başlıyor.

İlk şarkısı “Somebody Loves You” ile güzel bir çıkış yakalayan Newham, sahne adıyla ‘Betty Who’ 2014 yılında yayınladığı albümü “Take Me When You Go” ile adından epey söz ettirecek gibi.

Ve şimdi Betty Who’ya kulak verelim.

TWITTER: @bettywho

KEŞFET

MIDNIGHT FACES

12 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

Midnight-Faces.jpg

Kısaca melankolik elektronik müzik yapan Midnight Faces, sadece kendileri için müzik yaptığını söylüyor.

Los Angeles’ta canlanan grup “The Fire is Gone” albümünü evde ve tamamen kendi imkanlarıyla kaydediyor. Bunu yapmalarındaki amacın da sıkıcı prodüktörler ya da şaşalı isimlerden uzak olmak olduğunu söyleyen gruba, Youtube üzerinden ulaşabileceğimiz gibi kendilerinin SoundCloud hesapları üzerinden de albümlerini dinleyebiliriz.

İşte Midnight Faces…

KEŞFET

KIND COUSIN

11 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

KindCousinPromoWebRes-960x640.jpg

Müzikle genç yaşında tanışan Allison Bohl DeHart, klise korosunda başlıyor bu işlere. Sesinin özgün bir karaktere sahip olduğunun bilincinde olan DeHart arayıştan vazgeçmiyor.

Kendi bestelerini yapmanın peşini bırakmayan DeHart’a şans gülüyor ve organizatör bir arkadaşı sayesinde kısa da olsa bir performans sergileme şansı buluyor. Seyirciler tarafından çok beğenilen DeHart aynı performansı tekrar sergilemesi için farklı kaynaklardan teklifler alıyor. Kendi grubunu kuruyor ve ‘Kind Cousin’ doğuyor. Kind Cousin sizlerle…

twıtter: @kindcousin

KEŞFET

SON LITTLE

11 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

son-little-960x540.jpg

Jazz ezgilerini, R&B ve hip-hopla yorumlayan Aaron Livingston, müziğine kısaca ‘Future Soul’ adını veriyor. Hayatının her anını yazıya döken Aaron Livingston hikayelerini şarkılarıyla anlatıyor.

Müziğe saksafon ve piyano ile el atan Aaron, kendi dilini keşfetmek için müzik eğitimini kendi kendine ve kendi evinde gerçekleştirmek istiyor ve siz de dinleyerek göreceksiniz ki bir hayli başarılı oluyor.

Lafı fazla uzatmadan sizi, Aaron Livingston ya da sahne adıyla ‘Son Little’ ile baş başa bırakıyorum.

TWITTER: @sonlittlemusic