main

KEŞFET

NATAN GALILI

30 Mayıs 2018 — yazar Nejla Kübra Coşgun

0013330858_10-960x640.jpg

Sabah uyanıp evden çıkmak için ilk adımımı attığım anda canlanıyor zihnimdeki kaos. Bir saat sonra ne yapacağımı planlarken başlıyor her şey. Sonra bi’ anda 10 yıl sonra ne yapmak istiyorum raddesine geldiğimi fark ediyorum. Bi sakinleş bi dur Nejla diyorum kendime. Açıyı daraltmaya çalışıyorum. Ve ardından bana fazlasıyla keyif veren farklı bir güce sarılıyorum. Düşüncelerimden, iç sesimle olan tartışmalarımdan arındırıyor beni bu güç. Birilerinde daha aynı etkiyi yaratması için sabırsızlanıyorum ve hemen kendisinden bahsetmek istiyorum; Natan Galili.

İsrail’de doğup büyüyen Natan Galili, ürettiği eserlerin hemen hepsinde Amerikalı aile köklerini yansıtıyor. Minneapolis şehrinin coşkulu soğuk doğası ile şarkılarının melodilerini hazırlayarak ilerliyor öncesinde. Güney’in lezzetlerinden, Appalachia’nın banjosundan ve Tennesse’nin kemanından bir yaz akşamı şöleni hazırlıyor. Bir çok janrın harmonisini en keyifli şekilde sunuyor dinleyicisine. Bazen country, bazen jazz, bazen de blues tadında.

Natan’ın ilk single’ı Townes Van Zandt ve Blaze Foley esintileri hissettiren, Something is Wrong With Me. 70’lere sürükleyen melonkolik bir folk parçası. Diğer teklisi ise Natan Galili tarafından, -soul etkileşimini en derin hissettirenlerden biri olan- Small Faces’in basçısı Ronnie Lane’e ithafen yazılıyor. Naif bir ses, yumuşak sözler ve zengin bir altyapı bekliyor sizi burada da.

Gel gelelim, Natan’ın Mayıs ayının başında yayınladığı Akdeniz’i iliklerinize kadar hissettiğiniz albümüne, Sorrow Incarnate. Dünyanın gürültülü tarafını henüz kaosa dönüşmeden, sessiz sakin anlatıyor burada. O kadar derinlerden ilerliyor ki, sadece bir süre süren banjo yoğunluğunda bile geriden ritmi yakalayan vurguları ve vokallerle Natan’nın içindeki farklı kişilikleri hissedebiliyorsunuz. Özellikle Deep Depression  albümün parlayan yıldızı diyebilecek kadar özel bir konumda. Dinlerken üzerinize hüzün çökmüyor ama duyguları içselleştirmekten kaçamıyorsunuz.

Hepsi bunlarla sınırlı değil. Natan Galili, Youtube kanalında rüzgar uğultusu ve kuş sesleri eşliğinde canlı performanslarını paylaşıyor, onların bile verdiği huzuru kelimelere sığdıramam. Gri ve karmaşık bir dönemdeyseniz, nefes boşluğu ararken siz de Natan’a sarılın, Birebir çözüm. Ayrıca dünyanın bir yerlerinde onu dinlemek için gün sayıyorum. Müzikle keyiflenelim, diliyorum.

Twıtter: @OhSweetSumthin

KEŞFET

PAR’YA

18 Nisan 2018 — yazar Nejla Kübra Coşgun

PicsArt_02-26-09.41.13-1-1-960x587.jpg

Kendime itiraf etmekten kaçtığım, başarmak için çabalarken üstesinden gelemediğim şeyler aniden kapıda belirebiliyor bazen. Yüzleşmek ise alternatifler listeme dahil olamayacak kadar uzak bana her defasında. Daha da acıtacağını  bildiğimden yaklaşmam asla. Hiç bilmediğim bir sokakta, hiç tanımadığım insanlarla acıma tuz basacak şarkıların eşliğinde antin kuntin şeylere kafa yorarken bulurum kendimi genelde böyle durumlarda. Acayip zevk verir bu bana. İşte tam bu modlardayken kaçışımıza eşlik edecek bir gruptan bahsetmek, burada bulunma sebebim. Kendileri Par’ya. Ankara menşeili deneysel rock grubu. Kemerler takıldıysa, o halde dalmaya başlayabiliriz.

Yerli alternatif müziği gözden geçirdiğimizde özellikle son zamanlarda çok da of of!  tepkisi verip heyecanlanamıyoruz, ne yazık ki. Birbirini tekrarlayanların çoğalmasından kaynaklı olsa gerek. Ancak üzülmeye gerek yok deyip Par’ya ile yeşillenelim istiyorum az biraz. 2017 Mart ayında Olduğum Gibi EP’siyle tanıdığımız grup, kadro değişikliği ile karşımızda. Vokal ve gitarda Batu, bass’ta Canberk, davulda da Faik var bu defa. Nisan ayının ortasından 4 şarkılık EP’leri ile selam veriyorlar bize. Henüz dinlemek için bir adım atmadıysanız kapak fotoğrafını inceleyerek başlamanızı tavsiye ediyorum. İçerik hakkında ipuçları yakalamanız mümkün. Grup üyelerinin iç dünyasını sınırlı dahi de olsa buradan hissedebiliyorsunuz. Ardından parçalar birer birer çalmaya başlıyor kulağınızda ve  “Kayboluş” ile büyükler ligine doğru bi’ adım attıklarını net olarak görebiliyorsunuz.  Yerli alternatifle kıyaslama yapacak olursak katbekat yaratıcı ve özgün sounduyla çıkıyor karşımıza Par’ya. Kaçışların, kayboluşların, eşiklerin, biraz da özlemin kısa bir özeti olarak karşılıyor bizi bu EP. Dönüp duran sesler topyekûn bir hikayenin peşini kovalama peşinde hissiyatı veriyor dinleyiciye.

Albüm genel olarak hüzünlü bir tema barındırsa da “Tam anlamıyla karamsarlığa sürüklediği söylenemez” diye bir düşünceye giriyorum.  Çöl’de ki sözlerin derinliğine, harikulade bass performansına, vokal melodilerinin akışına karşı koymak oldukça zor. Ruhunuzda açılan o boşluk hislerine birebir geliyor sözler Mayıs’ta. Kayboluşu dinlerken özellikle ilk kısmı için söyleyebilirim ki; uzun zamandır bu kadar güçlü bir sound’a rastlamadığımı hissediyorum. Evrenin büyüklüğüne kıyasla çok küçük olan bir gezegende kaybolmak, her şeyden kaçmak hissiyatı veriyor dinleyiciye. EP’nin son parlayanı ise, hiç şüphesiz Kaleydoskoplar. Kalbinizde yumuşacık bir his bırakırken su gibi akıp kulaklarınızın pasını siliyor. Ritimleriyle arkada bir yerlerde size eşlik etmesini isteyeceğiniz türden bir tat bırakıyor kulaklarınızda. Paul McCartney’e en sevdiği Elvis şarkısı sorulduğunda, ‘Hangisini söylesem diğerlerine haksızlık olur’ cevabını veriyor. Kayboluş da öyle. Zira içerikteki her bir parça hissel tempoyu daima bir üst cepheye taşıdığından herhangi bir “bu daha favorim!’ ayrımına gidemiyorum.

Parçaların her birinin yıllanmış şarap tadı konumuna geleceğini düşünüyorum. En kısa zaman da playlist’inize ekleyip, bir yerlerde kaybolurken sindirerek dinlemeniz de tavsiyelerim arasında. Unutmadan, Par’ya‘nın 29 Nisan’da Ankara IF’te konseri var. Eğer oralardaysanız mutlaka dalıp canlı canlı tadına varın. Hep birlikte güzel Kayboluş‘lara.

                                                                                   INSTAGRAM : PAR’YA

KEŞFET

RHYS

21 Mart 2018 — yazar Nejla Kübra Coşgun

aaan-rhys-960x586.jpg

Geçen her anımda iyi yada kötü olarak nitelendirebileceğim olaylar yaşıyorum sosyal ilişkilerimde. Bazen bu sınıflandırmanın doğru olmadığı kanısına varsam da vazgeçemiyorum bu illetten. Kaldığı yerden devam eden hayatımda ise bazen aynı masada oturduğum insanların derdine, ilişkisine, acısına ortak olup akıllar verirken; bazen bir bankta oturup ATM sırasındaki insanların gereksiz telaşlarını izlerken; bazen de uzun süreli tanıştığım insanlardan bulamadığım samimi diyalogları yeni tanıştığım bir insandan bulup, konuştuğumuz esnada istemsizce gülümserken buluyorum kendimi. Delicesine dönüyor bu kısır döngü. Burada bulunma sebebim ise tüm bunları yaşarken bana eşlik eden Rhys’den bahsetmek. Sesi, içtenliği falan “amman amman!” dememe yol açıyor, egzotik güzelliği de yanında bonus tabii.

Portland’da doğan Rhys, 10 yaşında kültürel unsurlar sebebi ile ailesiyle birlikte Stockholm’a taşınıyor. Burada sanata olan ilgisini fark ediyor ve İsveç’in en iyi sanat okullarında tiyatro ve piyano eğitimi alıyor. 16 yaşında tesadüf eseri, Grammy ödüllü söz-yazarı Jörgen Elofsson ile tanışıyor ve ardından onun stüdyosunda çalışmaya başlıyorlar, Henüz 20 yaşında olan Rhys, şu güne kadar tüm eserlerini tekli sunan bir müzisyen. Bazılarında tutkuya dair sözleriyle modern dream-pop kanallarında ses verirken bazılarında ise bastırılmış hisleriyle elektroniğe vurduğu hoş bir üslupla çıkıyor karşımıza.

Maybe I Will Learn, Rhys’ın bu kadar derinlerine inmeme sebep olan dinlediğim ilk şarkısı. “Mumlarla çevrili bir küvette, ayrıldığı erkek arkadaşını düşünerek” yazdığını söylemesi çok daha etkiliyor illaki. Bir kızın yaşadığı depresyonu, yalnızlığı, çaresizliği olabildiğince açık bir şekilde ortaya koyuyor burada. Swallow Your Pride‘da aslında aynı kafalarda aynı hisleri yaşarken yazdığı bir şarkı. Bu parçasını da ağlarken ürettiklerinden bir tanesi olduğunun özellikle altını çiziyor. Birkaç davul eklentisinin, kulakta güzel bir tat bırakabileceği fikrindeyim burada, ama sanıyorum ki “duygu yoğunluğu zaten uzay!” fikrine varıp yeltenmiyorlar buna.  Bir diğer yıldız, 2017’de servis ettiği Last Dance. Burada da usul usul gelişen ritmin, şarkının finalinde hiç belli etmeden toparlanışına ve sona yaklaştığında ise perdeyi yine usulca kapatışına buram buram şahit oluyorsunuz.

İçtenliğiyle hüzne yönlendiren birkaç parça sonrasında -geçiş hissedeceğiniz- diğer şarkısı ise Too Good To Be True. Melodisini kesinlikle tarzımla özdeşleştiremeyip zevk alarak dinlemediğimi tüm içtenliğimle söyleyebilirim. Ekstra olarak sürekli tekrara kaçması da biraz “of!” hissine sebebiyet veriyor bende. Ama nakarat kısmının sözlerini çok sevdiğimi söylemessem haksızlık ederim. 2017’de ise Like You Mean It şarkısı ile  Robin Schulz’un  Uncovered albümüne eşlik etmiş. Remix şarkıları sevmemekle birlikte, dinlememek için olağanüstü bir çaba harcayan biri olarak bu şarkıyı sevmem tabii ki mümkün değil, sözleri bile kurtarmıyor diyebilirim hatta kendi adıma.

Son sürat geçmekte olan zamana karşı kendini bana daima hatırlatacak bir diğer gelecek vaat eden parçası ise geçen hafta sunduğu, No Vacancy isimli teklisi. Bunu ilişkilerinin başında güven duygusunu hissedemediği erkek arkadaşına ithafen yazıyor. Hatta erkek arkadaşıyla anlık yaşadığı bir problem sonrasında “senin için bir şarkı yazacağım” diyerek başlaması acayip hoş geliyor kulağa. Finalde ise öncesine göre oldukça mutlu olduğunu ve güven konusunu artık aştığını belirtiyor. Bana da mutluluklar’ dilemek kalıyor her zamanki gibi.

Aynı kulvardaki sanatçılardan farklı olarak Rhys, hislerini hikayeleştirmeye gerek duymadan tüm çıplaklığıyla ortaya seriyor. Muhtemelen sıradan tarzından  bu kadar etkilenmemin sebebi de bu. Ancak ne yazık ki birkaç alan haricinde yenilikten ve farklılıktan oldukça uzak.  Dinlemeye değecek kadar iyi.  Ama “daha fazlasını beklemek” boşuna diyip bitiriyorum. Daha çok sevip, sevildiğimiz daha güzel günler diliyorum, dinleyip dinlettirmenizi de aynı şekilde.

KEŞFET

MAHALIA

19 Şubat 2018 — yazar Nejla Kübra Coşgun

mahalllia-960x539.jpg

Mucizelere inandığım günden beri olumlu şeyler geldi hep kapıma. Mucizelere olan inancımı ise hayallerim gerçekleşmeye başlayınca fark ettim. Hayallerimi gerçekleştirebileceğimi de ruhumdaki potansiyelle tanışınca anladım. Bu potansiyelle karşılaşmam ise müziğin ilhamıyla oldu. İşte Mahalia da  ilhamlarımdan bir tanesi.

8 yaşında şarkılar yazmaya başlayan bir kız düşünün. Sıra arkadaşına aşık olduğunu keşfetmesiyle başlıyor her şey. Ona olan duygularını ifade etmenin başka bir alternatifi olmadığını düşünüp bu yolu deniyor. İlk şarkısı olan My Angel‘i büyük bir zevkle erkek kardeşine dinlettiğinde onunla alay edeceğini tahmin edemiyor tabii. E haliyle uzun bir süre duygularından, yazdıklarından, bestelerinden kimseye bahsetmeme kararı alıyor, Hatta o zaman için sonsuza kadar böyle olması gerektiğini düşünüyor.

Ailesi, Mahalia’dan kızsal şeyler yapmasını, klasik bir hayat yaşaması, partilere gitmesi, makyaj yapması konusunda ısrarcı davranıyor. O ise kendi olmayan bir insan gibi davranmak yerine, müzikte kendini yükseltebilmek ve hissettiklerini insanlara daha da derinden hissettirebilmek istiyor, ama hep hayal kırıklığıyla bitiyor hikayesi. Ta ki 12 yaşında ona ilham veren öğretmeniyle tanışana kadar. 12 yaşında Let The World See The Light‘ı yazmasıyla güvenini tazeleyip, daha da hissederek yazmaya devam ediyor.

13. yaş gününde  sarhoş bir şekilde evin bodrumunda Sober‘i yazmasıyla hayatı değişiyor. Birmingham’ın en iyi yapım şirketi Mahalia ile anlaşma yapmak için teklif götürüyor ve ilk EP’sini servis ediyorlar 2012 yılında. Sadeliği ve duruluğu harmanlayıp dinleyiciye sığınacak bir liman sunuyor Head Space‘de. Ardından 2015’te Never Chance adı altında ikinci EP’si takip ediyor onu. Burada da dinlerken kendinizi bambaşka bir atmosferde hissediyorsunuz. Tınılarını ne birbirinden ayırabilmek, ne de belirli bir kategoriye sokabilmek mümkün. Bu iki EP’de de ambient müziğin sakinleştirici ve ruha hitap eden tınılarını Mahalia fazlasıyla hissettiyor. Farklı olabilmek uğruna derinliğini yitiren içi boş çalışmaların aksine bu tür kaygılar gözetmeden son derece özgün ve değerli bir kayıt ortaya koyuyor.

2017’de ise Diary of Me adı altında enfes bir albüm sunuyor bize Mahalia. Hem kendisine ses geçirmeyen bir yaşam alanı arayacak kadar iyimser, hem de aslında hiçbir şeyden kaçış olamayacağını hatırlatacak kadar gerçekçi bir albüm. Barındırdığı tüm gerilim ve ilerledikçe artan duygusal yoğunluğunun yanı sıra düzenlemeleri sayesinde oldukça atmosferik bir deneyim sunuyor. Independece Day ile ruhunda biriken kirliliği olabilecek en minimal biçimde dışarı atıyor. Hayatın getirdiği zorluklar ile sonu gelmeyecek bir savaşın içinde olmayı bırakıp onları kabulleniyor. Açık yaralarını göstermekten utanmıyor artık. Gösterişsiz fakat derinlikli soundunun öne çıktığı bir başka parça ise albümün ismiyle aynı adı taşıyan, müptelası olduğum, beni benden daha iyi anlatan, Diary Of Me.

Kendi köşenize çekilip akustik gitar melodileri arasında kaybolmak istiyorsanız kulak vermenin iyi geleceği bir ses, Mahalia. Son olarak tekrar tekrar dinleyebileceğiniz bir şarkı bırakıp, uzuyorum. Müzikle kalalım.

KEŞFET

BAM BAM BAM

10 Ekim 2017 — yazar Nejla Kübra Coşgun

bambam-960x640.jpg

Beni heyecanlandıran çok şey var hayatta. Mesela denize girmek. Güneş, deniz, tekrar güneş, tekrar deniz, mavi, mavi, tekrar mavi, bi daha deniz. Sonra karpuz, kavun, sakinlik, denizin tuzu. Ve daha bir dünya şey. Ama şimdi veda zamanı tüm sevdiğim şeylere.  Mantar gibi açılan kafelere, alışveriş merkezlerine, tramvaydaki dedikoducu teyzelere, çirkin kalabalıklara, maruz kalacağım yine yeniden. Yani her saniye kaçış arayacağım özetle.. Tabiki yol arkadaşım müzikle.

İşte şimdi kaçışlarım esnasında bana eşlik eden bir gruptan bahsetmek istiyorum. Serkan’ın davulu, Arın’ın vokali, Cansu ve Fırat’ın gitarıyla, 2015’ten beri içimizde olan Bam Bam Bam. Dinlediğim ilk anda ‘oha!’ diye kaba bir tepki vermiş olabilirim. Ama hala neden bu kadar geç dinledim diye yanıyorum. Tam olarak Türkiye usulü rock’n roll  diyebiliriz, yani ben öyle diyorum. Genel tarzları garaj-rock, punk olsa da çok farklı şeyleri deneyen, gelişlerini bazen tahmin etmenin zor olduğu bir grup. Bir zamanlar 11 yaşındaki bi’ velete fedekar anne-babacığı yüz bin dolarlık tekne almışlardı, çocukta muhabire, ‘o sesi bilemezsiniz, anlayamazsınız’ demişti, hatırlarsınız illaki. Hah işte tam olarak aynıyız o kuşla! Hoş, benim hala 19 yaşında bir teknem yok ama o çalan müziği, davul sesini, gitar rifflerini….diyorum, anlayamazsınız.

Peki bu eserler nasıl ortaya çıkıyor? Şöyle, grup üyeleri stüdyoya girip çalmaya başlıyorlar, sonra Arın kafasına göre bir şeyler yazıyor, ve ortaya dinleyicilerini düşünmeye sevk eden o sözlerle, ritmine aşık olduğum şarkılar ortaya çıkıyor. Deneysel ve serbest tonlu bi’ tarzları var. Özellikle sololar improvize hissettiriyor. Bu yüzden canlı izlense şarkıların ikinci bir hayat kazanacağını tahmin etmekte zor değil. Hatta hemen alta ilk seyrettiğim performanslarını bırakıyorum.

Benim favorim olan My Position.

Dans ve Rock’n Roll EP’sini ve Amy’yi dinlemekten çekinmeyin. Tüm müzik marketlerden ulaşmak bi tık uzağınızda. Paylaşın, paylaştıkça çoğalsın, Bam Bam Bam’da daha çok şarkı yapsın. E, bizde tadını çıkaralım

KEŞFET

FLATLANDS

10 Temmuz 2017 — yazar Nejla Kübra Coşgun

flatland-960x539.jpg

Sıcakların bizi erittiği, daha ne kadar kavurulabiliriz ki dediğim bir Temmuz gününden merhabaa. Malum aşırı güneş, insanı alışveriş merkezlerine, tramvaylara, salonlara, yani klima olan her yere tıkıyor günün belli saatlerine kadar. Kulağımda kulaklık, bin bir türlü saçma şeyle günü bitirmeye çalışırken, uzun zamandır dinlediğim bir indie-grup aldı beni yanlarına. Başa sarıp sarıp dinlemeli tarzda bi’ grup kafasında. Müziğin tınısına ve dinlerken sanki her yerde müzik varmış hissiyatına kapılmamı sağlayan, özgür ve bir o kadarda güçlü hissettiren bir gruptan bahsedeceğim, Enerji dolu, dinamik bir Oxford’lu İngiliz indie-punk, rock grubu, Flatlands.

Edinburgh ünversitesinde sıradan bir ğrenciyken, hep bir grup kurma fikirleri olan Tom, Rob, Jamie, ve Nat birbirini tanımayan arkadaşlarmış. Okulun bir müzik festivalinde tanışıyorlar sonrasında bir araya gelip, ‘neden olmasın?’ diyip başlıyorlar grubun iskeletini kurmaya. Her şey okeyken, basçı eksikliğiyle bir süre daha yeni grup üyesi ararken, istedikleri gibi biriyle denk gelemeyince, Jamie ‘Neden ben olmayayım?’ diyerek fikir atıyor ortaya ve konserden iki ay önce basçı görevi üstlenerek çalışmalara başlıyor ve konserde harika bir iş çıkarıyor.

Grup henüz ortada kendilerine ait single vs yokken, REWS, Yonaka, RedFaces gibi grupların konserinden önce sahne almakla yetiniyorlar. Devamında yavaştan demo kayıtlarıyla başlıyorlar işe, ardından ilk single, Ghosts’ı yayınlıyorlar.

Albümün çıkışıyla Oxford müzik dünyasında büyük sıçrama yaşayan grup şimdilerde ise yaz turnesi hazırlığında. En sevdiğim iki şarkısını hemen aşağıya bırakıyorum, düşüncelerinizin sesini ve sıcağın nemini bastırarak dinleyin, tadına varın.

KEŞFET

DOLU KADEHİ TERS TUT

10 Haziran 2017 — yazar Nejla Kübra Coşgun

dolu-960x720.jpg

Okulda, yolda, işte yada tatilde yani her an hepimizin bi’ an dalıp uzaklaştığı o anlar asla bitmiyor, dürüst olalım. Düşüncelerimizde kaybolurken arkada eşlik etmesini isteyeceğimiz tarzdan şeylerden bahsediyorum. Bir şarkı ya da albüm keşfettiğimde, onda bir kaç dakika da olsa yaşadığımda hissettiğim o şey beni müziğin gücüne derinden inandırıyor, tıpkı herkes gibi.

İşte bugün “ben bir şeylere dalarken o arkada çalsın”‘ dediğimiz tarzda bir gruptan bahsetmek istiyorum. Özellikle yerli grupların takipçilerinin kaçırmak istemeyeceği bir grup kendisi, Dolu Kadehi Ters Tut. Grubun ismi çok enteresan. Açıkçası ben duyduğumda “klasik bir Türk alternatif müzik gurubu ismi işte” diye düşünsem de sonrasında haksızlık yaptığımı fark ettim. Fikrimi değiştiren şey ise grubun isminin Ömer Hayyam’ın rubailerinin birinden alıntılanmış olması. E tabi bunu duyduğumda ilgim ikiye katlandı desem abatmış sayılmam.

Grup üyeleri Mürsel Oğulcan Ava ve Uğurhan Özay 7 yıldır birlikte müzik yapsalarda 2014 sonu gibi bunu bir projeye oturtup Dolu Kadehi Ters Tut ismiyle resmî bir giriş yapmışlar. Oğulcan sinema, Uğurhan ise gastronomi eğitimi alsalarda hayatlarından hiç müzik eksik olmayan, iki yakın arkadaş.

2015 sonunda ilk albümleri ‘Polonya’nın Başı Belada’ ‘yı yayınlayan grup ilk müzik videolarını “Aldattın mı?” şarkısına çektiler. E, alternatif diye düşündüğümüzde samimiyet aklımıza ilk gelenlerden. O yüzden albümdeki şarkıların bestelerinin yalınlığı, etkileyici sözlerle birleşince kulaklarınızın pası silinecek, benden söylemesi. Sözler genelde grup üyelerinin iç dünyalarının ses bulmuş hali şeklinde aktarılıyor. Albümdeki her şarkı size farklı duygular hissettirecek, sürekli farklı mekanlarda farklı anlara geçişe sürükleyecek türden. O sebeble biraz konsantre olup, vakit vermenizi öneririm. Aynı yıl içerisinde #22 isimli ilk single’larını kaydedip, ikinci müzik videolarını çektiler. 2017’nin başında ise çok dikkat çeken “Unut Ama Sev” isimli ikinci single’larını yayınladılar. Pearl Jam, The Verve, Red Hot Chili Peppers gibi efsanelerin yanında Oh Land, The XX gibi modern indie sanatçıları ise grubun ilham aldıkları müzikal oluşumlardan.

Albümden sürekli dinlesemde sıkılmadığım şarkı tabiki ‘Uyumadan Önce’!

KEŞFET

DORUK EREŞTER

10 Mayıs 2017 — yazar Nejla Kübra Coşgun

doruk-960x540.jpg

Tam mis gibi bahar havaları, çiçekler, böcekler, diye sevinirken yağmurlu bir şekilde bitirmeye yaklaşınca Mayıs’ı enerjimiz hoooop diye yerlere indi tabi. Ama olsun, yinede kapıda bizi bekleyen bir yaz var diyerek avunabiliyoruz en azından.

Bugün sizinle dinlemekten büyük keyif aldığım bir isimden bahsedeceğim. Uzun süredir YouTube üzerinde şarkılarını paylaştıktan sonra hızlıca bir albüm çıkaran 17 yaşında genç bir müzisyen, Doruk Ereşter. Yaklaşık 10 yaşından beri müziğin içinde olan Doruk, eline gitarı ilk aldığından bu yana hep bir şeyler karalamaya, duygularını kağıda dökmeye çalışanlardan. Şarkılarını dinlerken bir beş dakika kendinize zaman verip dinleyin, çünkü sözleri öyle geçiştirilecek türden değil, sır orda saklı. Üslup olarak bir yandan melankoli, aşık edebiyatı, diğer yandan latifeler, bir başka taraftanda gerçek üstü durumlar gibi farklı geçişler algılattırıyor şarkıların tamamı. Evet, Doruk’un yakın zamanlardada yayınladığı ‘Yokuş Yukarı Düşenler’ adlı ilk EP’sinden bahsediyorum tam olarak. 5 şarkıdan oluşan albüm kayıtlara başlamadan bir gün önce elde sadece şarkı sözü ve akorlarla aranje edilmiş olmasına rağmen oldukça ilgi çekici ve başarılı. Parçaların hepsinin söz ve müziği Doruk Ereşter’e ait. Elektrik ve akustik gitarda Oğuzalp Çim, bas gitarda Özkan Kırkan ve djijital orkestrasyon işlemlerini Onur Hunum ve albümün kapak tasarımı ise Özgür Kızıldağ imzalı, oldukça zengin bir albüm. Dinleyin, dinlettirin!

Albüme tüm müzik marketlerden ulaşabilirsiniz. Ayrıca sosyal medya hesaplarını da gözden kaçırmayın, konser haberleri sizi bekliyor. Şimdiden Doruk Ereşter’e müzik hayatında bol şans, sizlerede bol müzikli günler!