main

KEŞFET

NATAN GALILI

30 Mayıs 2018 — yazar Nejla Kübra Coşgun

0013330858_10-960x640.jpg

Sabah uyanıp evden çıkmak için ilk adımımı attığım anda canlanıyor zihnimdeki kaos. Bir saat sonra ne yapacağımı planlarken başlıyor her şey. Sonra bi’ anda 10 yıl sonra ne yapmak istiyorum raddesine geldiğimi fark ediyorum. Bi sakinleş bi dur Nejla diyorum kendime. Açıyı daraltmaya çalışıyorum. Ve ardından bana fazlasıyla keyif veren farklı bir güce sarılıyorum. Düşüncelerimden, iç sesimle olan tartışmalarımdan arındırıyor beni bu güç. Birilerinde daha aynı etkiyi yaratması için sabırsızlanıyorum ve hemen kendisinden bahsetmek istiyorum; Natan Galili.

İsrail’de doğup büyüyen Natan Galili, ürettiği eserlerin hemen hepsinde Amerikalı aile köklerini yansıtıyor. Minneapolis şehrinin coşkulu soğuk doğası ile şarkılarının melodilerini hazırlayarak ilerliyor öncesinde. Güney’in lezzetlerinden, Appalachia’nın banjosundan ve Tennesse’nin kemanından bir yaz akşamı şöleni hazırlıyor. Bir çok janrın harmonisini en keyifli şekilde sunuyor dinleyicisine. Bazen country, bazen jazz, bazen de blues tadında.

Natan’ın ilk single’ı Townes Van Zandt ve Blaze Foley esintileri hissettiren, Something is Wrong With Me. 70’lere sürükleyen melonkolik bir folk parçası. Diğer teklisi ise Natan Galili tarafından, -soul etkileşimini en derin hissettirenlerden biri olan- Small Faces’in basçısı Ronnie Lane’e ithafen yazılıyor. Naif bir ses, yumuşak sözler ve zengin bir altyapı bekliyor sizi burada da.

Gel gelelim, Natan’ın Mayıs ayının başında yayınladığı Akdeniz’i iliklerinize kadar hissettiğiniz albümüne, Sorrow Incarnate. Dünyanın gürültülü tarafını henüz kaosa dönüşmeden, sessiz sakin anlatıyor burada. O kadar derinlerden ilerliyor ki, sadece bir süre süren banjo yoğunluğunda bile geriden ritmi yakalayan vurguları ve vokallerle Natan’nın içindeki farklı kişilikleri hissedebiliyorsunuz. Özellikle Deep Depression  albümün parlayan yıldızı diyebilecek kadar özel bir konumda. Dinlerken üzerinize hüzün çökmüyor ama duyguları içselleştirmekten kaçamıyorsunuz.

Hepsi bunlarla sınırlı değil. Natan Galili, Youtube kanalında rüzgar uğultusu ve kuş sesleri eşliğinde canlı performanslarını paylaşıyor, onların bile verdiği huzuru kelimelere sığdıramam. Gri ve karmaşık bir dönemdeyseniz, nefes boşluğu ararken siz de Natan’a sarılın, Birebir çözüm. Ayrıca dünyanın bir yerlerinde onu dinlemek için gün sayıyorum. Müzikle keyiflenelim, diliyorum.

Twıtter: @OhSweetSumthin

KEŞFET

CALEXICO

24 Mayıs 2018 — yazar Merve Yıldız

Calexico-01-960x540.jpg

Bunca yıl sonra gerçekten de değişebildiğimi gördüm. Bunu sağlayan şey bakış açımı değiştirmek oldu. Bakış açımın hayatımı bu derece etkilediğini hiç düşünmemiştim. Hayatımda önemli sayılabilecek bir gelişme olmadı ama artık mutlu olduğumu söyleyebiliyorum. Pozitif düşüncenin ışığı ile aydınlandım resmen. Bu düşünce şeklinin beni daha sağlıklı, dinç ve dinamik hissettirdiğini söylemeliyim. Tüm bunları etrafımdaki insanlara anlatmaya ve aşılamaya çalışırken burada da bahsetmezsem olmazdı. Dinlediğim müziklerin hayatımın gidişatıyla ilişkili olduğunu az çok anladınız sanırım, elbette öyle. Beni böyle tatlı tatlı duyguların sarıp sarmaladığı günlerde tatlı tatlı da dans ettiren bir şeyler dinliyorum. Uzun zamandır farklı müzik türlerini böylesine iyi harmanlayan bir isimle karşılaşmamıştım. Size şimdi biraz Calexico ’dan bahsedeyim.

1996 yılında kurulmuş muhteşem bir grup Calexico. Adını Kaliforniya ve Meksika sınırındaki bir kasabadan almış. Joey Burns ve John Convertino grubun lideri olan isimler. Üniversite yıllarında tanışıp birlikte çalışmaya başlamışlar. Vokalist/gitarist Joey Burns ve davulcu John Convertino ıssız ve dinlendirici bir ortamda, Kuzey Kaliforniya sahillerinde bulunan bir evin stüdyosunda albüm kayıtları yapmaya başlamışlar. Birlikte birçok kez sahne aldıkları bu sırada Spoke adında bir albüm kaydetmişler. Avrupa ve Amerika’da dinlenen albüm beraberinde bir albümü daha getirmiş ve sonra diğerlerini…

Ortaya çıkardığı eserlerin yanında sanatçının ruhundan da aynı etkiyi aldığımızda işin büyüsü baya bir artıyor. Calexico’yu dinlemeye başladığımda ve onları araştırıp hikayelerini okuduğumda bendeki büyüleri de böyle artmıştı. Onları deniz kenarındaki bir festivalde salınarak dans edip dinlemeyi çok isterdim.  96 yılından beri çıkardıkları tüm albümlere ve EP’lere baktığınızda; her birinde bambaşka bir etkinin sizi sardığını görüyorsunuz. Müziğinin içinde cazı duyabiliyorsunuz, latin etkileri, blues, country, alternatif rock ve artık elektronik müziğin esintilerini duyabiliyorsunuz…

Grup son olarak 2018 yılında The Thread That Keeps Us isimli bir albüm çıkardı. Albümden End of the World With You şarkısını size öneriyor sevdiğim başka bir şarkılarını buraya bırakıp öyle gidiyorum. Biraz keyiflenip dans etmek isteyeceğiniz tatta bir şarkı olabilir. Pozitif düşüncenin ışığı sizi de aydınlatsın…

Twıtter: @casadecalexico

KEŞFET

Frazey Ford

25 Nisan 2018 — yazar Gözde Solak

Frazey-New-Press-Shot-2-1100x1020-1-1-960x639.jpg

Gündemimiz çok hızlı bir şekilde değişiyor. Bir gün ünlü müzik festivallerinin detaylarını konuşurken bir diğer gün “Ne olacak halimiz” diye dertlenebiliyor ve tamamen kontrolümüz dışında gelişen her şeyi kendimize dert ediyoruz. Bu aralar “Ne gerek var?” diye sorgularken buluyorum kendimi. Bir daha bu anı yakalayamayacağım, elimden hiçbir şey gelmiyorsa ne gerek var düşünüp durmaya? 1 saniye de olsa yaşamı kaçırmaya, boşa harcamaya değmez. Bir küçük gülümseme, her şeye uzaktan tavırlı bir bakış ve sonra yola devam etme… İşte her şey bu kadar basit çoğu zaman.

Bu hızlı değişimi müzik konusunda da yaşıyoruz elbette. Her gün keşfediyor, seviyor, dinliyor ve tüketiyoruz. Benim için uzun zamandır tükenmeyen bir ses var. “Kadife ses”in tanımı adeta, o kadar naif, o kadar derine işleyen bir ses. Kesinlikle huzurlu ve binlerce hisle dolu bir ses. Frazey Ford’u hala hiç dinlememiş olan varsa diye yazıyorum bu yazıyı. Çünkü aslında oldukça sağlam bir hayran kitlesi elde etmiş durumda. Sesiyle birçok insanı peşinden sürükleyebilecek kadar etkili bir isim.

Kanadalı şarkıcı ve söz yazarı Frazey, aynı zamanda The Be Good Tanyas adlı grubun da kurucu üyelerinden biri. Soul müziği dibine kadar işleyen sesiyle 2010 yılında ilk solo albümü olan Obadiah‘ı çıkardı.  İkinci albümü için ise 4 yıl bekledi ve 2014 yılında Indian Ocean ile buluşturdu bizi. Bir dört sene daha beklemek zorunda kalacak mıyız diye düşünürken 2017’de When We Get By adlı single az da olsa özlemimizi giderdi. Birçok insan onu, Obadiah’daki One More Cup Of Coffee coverıyla tanıdı, sevdi.

Sesiyle hikayeler anlatan bir kadın Frazey Ford. Aşkı besleyen, zorlu gerçeklerle yüzleştiren, cesur hissettiren ve tutkularla yüzleştiren mükemmel hikayeler. Sesi, hayatınızın fon müziği olmaya, her ihtiyaç duyduğunuzda içinizde mırıldanmaya aday. Tek yapmanız gereken hayatın hızla değişimine yetişmeye çalışırken onun sesini güvenli bir yerlerde saklayabilmek. Çünkü bir gün mutlaka bu naif ve güven veren sese ihtiyacınız olacak…

En çok sevilen şarkılarından September Fields ve tanınmasında büyük rol oynayan One More Cup Of Coffee cover’ını aşağıya bırakıyor ve sizi onun mükemmel naifliğine davet ediyorum…

Twitter: @frazeyford

KEŞFET

PAR’YA

18 Nisan 2018 — yazar Nejla Kübra Coşgun

PicsArt_02-26-09.41.13-1-1-960x587.jpg

Kendime itiraf etmekten kaçtığım, başarmak için çabalarken üstesinden gelemediğim şeyler aniden kapıda belirebiliyor bazen. Yüzleşmek ise alternatifler listeme dahil olamayacak kadar uzak bana her defasında. Daha da acıtacağını  bildiğimden yaklaşmam asla. Hiç bilmediğim bir sokakta, hiç tanımadığım insanlarla acıma tuz basacak şarkıların eşliğinde antin kuntin şeylere kafa yorarken bulurum kendimi genelde böyle durumlarda. Acayip zevk verir bu bana. İşte tam bu modlardayken kaçışımıza eşlik edecek bir gruptan bahsetmek, burada bulunma sebebim. Kendileri Par’ya. Ankara menşeili deneysel rock grubu. Kemerler takıldıysa, o halde dalmaya başlayabiliriz.

Yerli alternatif müziği gözden geçirdiğimizde özellikle son zamanlarda çok da of of!  tepkisi verip heyecanlanamıyoruz, ne yazık ki. Birbirini tekrarlayanların çoğalmasından kaynaklı olsa gerek. Ancak üzülmeye gerek yok deyip Par’ya ile yeşillenelim istiyorum az biraz. 2017 Mart ayında Olduğum Gibi EP’siyle tanıdığımız grup, kadro değişikliği ile karşımızda. Vokal ve gitarda Batu, bass’ta Canberk, davulda da Faik var bu defa. Nisan ayının ortasından 4 şarkılık EP’leri ile selam veriyorlar bize. Henüz dinlemek için bir adım atmadıysanız kapak fotoğrafını inceleyerek başlamanızı tavsiye ediyorum. İçerik hakkında ipuçları yakalamanız mümkün. Grup üyelerinin iç dünyasını sınırlı dahi de olsa buradan hissedebiliyorsunuz. Ardından parçalar birer birer çalmaya başlıyor kulağınızda ve  “Kayboluş” ile büyükler ligine doğru bi’ adım attıklarını net olarak görebiliyorsunuz.  Yerli alternatifle kıyaslama yapacak olursak katbekat yaratıcı ve özgün sounduyla çıkıyor karşımıza Par’ya. Kaçışların, kayboluşların, eşiklerin, biraz da özlemin kısa bir özeti olarak karşılıyor bizi bu EP. Dönüp duran sesler topyekûn bir hikayenin peşini kovalama peşinde hissiyatı veriyor dinleyiciye.

Albüm genel olarak hüzünlü bir tema barındırsa da “Tam anlamıyla karamsarlığa sürüklediği söylenemez” diye bir düşünceye giriyorum.  Çöl’de ki sözlerin derinliğine, harikulade bass performansına, vokal melodilerinin akışına karşı koymak oldukça zor. Ruhunuzda açılan o boşluk hislerine birebir geliyor sözler Mayıs’ta. Kayboluşu dinlerken özellikle ilk kısmı için söyleyebilirim ki; uzun zamandır bu kadar güçlü bir sound’a rastlamadığımı hissediyorum. Evrenin büyüklüğüne kıyasla çok küçük olan bir gezegende kaybolmak, her şeyden kaçmak hissiyatı veriyor dinleyiciye. EP’nin son parlayanı ise, hiç şüphesiz Kaleydoskoplar. Kalbinizde yumuşacık bir his bırakırken su gibi akıp kulaklarınızın pasını siliyor. Ritimleriyle arkada bir yerlerde size eşlik etmesini isteyeceğiniz türden bir tat bırakıyor kulaklarınızda. Paul McCartney’e en sevdiği Elvis şarkısı sorulduğunda, ‘Hangisini söylesem diğerlerine haksızlık olur’ cevabını veriyor. Kayboluş da öyle. Zira içerikteki her bir parça hissel tempoyu daima bir üst cepheye taşıdığından herhangi bir “bu daha favorim!’ ayrımına gidemiyorum.

Parçaların her birinin yıllanmış şarap tadı konumuna geleceğini düşünüyorum. En kısa zaman da playlist’inize ekleyip, bir yerlerde kaybolurken sindirerek dinlemeniz de tavsiyelerim arasında. Unutmadan, Par’ya‘nın 29 Nisan’da Ankara IF’te konseri var. Eğer oralardaysanız mutlaka dalıp canlı canlı tadına varın. Hep birlikte güzel Kayboluş‘lara.

                                                                                   INSTAGRAM : PAR’YA

KEŞFET

PRISM TATS

11 Nisan 2018 — yazar Merve Yıldız

Prism_Tats-2016-Cara_Robbins-Two-1920x1080-960x540.jpg

Her şey olması gerektiği seyirde ilerliyor sanırım. Bakış açımız gidişatı değiştirmiyor. Belli sınırla içinde bir yolumuz var ve o yolda ilerliyoruz sanki. Herkesin sınırı bir diğerinden farklı, daha az ya da daha çok. Bakış açımızın yolumuzu değiştirmeye gücü yok. Tek etkisi o yolun kenarlarına çiçekler ekmek ya da duvarlar örmek. Duvarlar ufkumuzu karartıyor çiçekler ise aksine… Evet, sanırım bu yolu değiştiremiyoruz. Gücümüz yalnızca güzelleştirmeye ya da çirkinleştirmeye yetiyor. Bu düşüncelerin beni sarıp sarmaladığı bir nisan sabahı kafamı dağıtmak ve enerji depolamak adına müziğe verdim kendimi. Prism Tats dinliyorum.

Bir yandan şarkılarının sözlerini ezberlemeye çalışıyor bir yandan bu yazıyı yazmaya başlıyorum. Severek dinlediğim her şeyi paylaşmak istiyorum. Paylaşmak yolumun kenarlarında bir çiçek daha yeşertiyor.

Prism Tats, ilk çıkışını 2016 yılında yapmış. Gitar, vokal ve seyrek elektronik enstrümanlar eşliğinde bir atmosfer yaratmak istiyor bizlere. Güney Afrikalı söz yazarı ve şarkıcı Garett van der Spek, babasının Rock and roll kayıtlarıyla büyümüş ve Amerika’ya taşındıktan hemen sonra müzik kariyerine ilk adımlarını atmaya başlamış. Onu dinlemeye bu yıl çıkardığı konsept bir albüm olan “Mamba” ile başladım. En favorim olan parçasını eklemeden bitirmeyeceğim bu yazıyı.

Mamba, ruhsal ve melodik yükselişleri olan, teknoloji bağımlılığının duygusal zararı ve işçi sınıfının umutsuzluğu ile ilgili temaları ele alan bir albüm. Spek bir röportajında albümünü tanımlarken “Bu yeni şarkıların çoğu bugün dünyada neler olup bittiğini anlamaktan ve geleceğe doğru ilerlediğimizde korkmaktan geldi” diyor. Mamba ismi ise albümün kendisi gibi derin bir anlamı barındırıyor. Şarkıda “Mamba’yı bana ver” derken “Tüm deneyimlerini yani iyilik, kötülük ve aralarında olabilecek her şeyi bana ver.” demek  istiyor.

Bu derin anlamları barındıran şarkıların bazen yalnızca müziğine odaklanıp uzaklaşmak istiyorum tüm düşüncelerden. Bugün elimden geldiğince ertelerken düşünceleri, pust punk ve rock&roll’un kollarına bırakıyorum kendimi. Severek dinlediğim iki parçayı da bırakıp gidiyorum buradan.

Doomed düşünmekten kaçmak için yanlış bir seçim olabilir ama sarılmak istediğim bir parça olduğu için paylaşmak istedim. Keyifle dinlemeniz dileğiyle…

KEŞFET

LAPCAT

4 Nisan 2018 — yazar Gözde Solak

lapcatt-1-960x509.jpg

Hayat çoğu zaman tüm karmaşıklığıyla üzerimize gelir ve elimizde her şeyi durdurabilecek sihirli bir değnek yoktur. Kendi sihrimizi kendimiz yaratmak zorunda kalırız. Bu sihirli anlarda karmaşıklığın içinden sıyrılıp herkese ve her şeye dışarıdan bakarız. Sanki kendi hayatımızı başka birinin gözünden izliyormuş gibi hissederiz ve derin bir sessizlik çöker içimize. Ne bağırmak gelir içimizden ne ağlamak ne de herhangi bir tepki vermek. Öylece bakarız ve sorgularız, ta ki bizi hayata döndürecek bir ışık bulana kadar.

Çoğu zaman o ışık çok geç olmadan çıkar karşımıza. Belki bir filmde, belki sokakta yürürken, belki de rastgele çalan müzik listemizde. Benim karşıma Lapcat çıktı. Hem dünyanın tüm hızıyla döndüğünü hem de içimdeki mükemmel boşluğu ve durgunluğu en uç noktalarda hissettirdi bana. Vokalin dinlendirici sesi, şarkı boyunca sizi bir an olsun elinden bırakmayan iniş çıkışlar…

Lapcat, Kuzey Avrupa’nın soğuk havasıyla, Amerika’nın eğlenceli tınılarını güzel bir kombinasyonla sunuyor bize. Cate, Jonas ve Jean-Jaques’ın oluşturduğu mükemmel üçlü; elektronik vuruşlar, hip-hop ritimleri ve enstrümanların zenginliğiyle harikalar yaratıyor.

Grup ilk albümü olan “Trickster Trickster” ı 2012’de yayınlasa da beni, 2016’da çıkan “She’s Bad” albümündeki Lavender ile baştan çıkarıyor. Chicago ve Baus şarkıları beni onlara tam anlamıyla bağlayan şarkılar. Capricorn’da ise bambaşka bir keşfe çıktım diyebilirim. Onları anlatmak değil, doğru anı yakalayıp dinlemek ve hissetmek gerekiyor. Eğer hayatınızın yeterince dışında kalabildiyseniz size bu yolculukta hipnotize edici ritimler sunacağına eminim. Şimdi gözümüzü kapatalım ve Lapcat eşliğinde kısa bir yolculuğa çıkalım, nereye gideceğimizi düşünmeden…

Twıtter: @lapcatmusic

KEŞFET

SLOVE

29 Mart 2018 — yazar Turan Mustafa

imageedit_2_6284327574.jpg

Fransızca öğrenmek istiyorum. Sular seller gibi Fransızca konuşabilmenin hayalini kuruyorum, akşam yatağa yatıp uyumak için kafamı yastığıma koyduğumda. Fransızca şarkıları anlayıp yaratılan duygulara eşlik edebilmek için Fransızca’yı anlayabilen bir insan olmak istiyorum. İçimde bir İngiliz etkilenmişliği her zaman vardı. Fransız hayranlığı bunun yanında küçük ancak tutarlı bir yer tutuyordu. Artık kabarmaya ve sesini daha çok çıkarmaya başladı ve bana hep Fransız işlerini takip ettirmeye başladı.

Dans müziğin peygamberleri

Slove, müzik tecrübeleriyle hatırı sayılır insanlardan oluşuyor. Pop ve dans müziğin niş peygamberleri olan bu insanlar artık kendi kitaplarını yazıyorlar ve okumanızı bile beklemiyorlar. Kendi Olimposlarında üzümlerini şaraba bandırıyorlar. Biraz sevap kazanabilmeniz için müziklerini dinlemek, dillerini anlamak ve deliler gibi onlarla dans etmeniz gerekiyor. Belki bir gün siz de o ağızları açık bırakıp kalp atışlarını hızlandıran dev salona davet edilebilirsiniz. Kulaklarınızı iyi açın ve bilgisayarınızın fişini sakın çekmeyin. Lütfen kaliteli kulaklıklarınızı kullanın çünkü bu öyle bir müzik.

Léo Hellden ve Julien Barthe’nin bir araya gelmesiyle  oluşan grup, geçmiş günleri pop stilini günümüze modern bir yorumla taşıyor. Birçok farklı projede isimlerinden çokça söz ettirmiş grup üyeleri Slove ile tecrübelerini eritip kulaklarımıza döküyor. İlk albümlerini 2011 yılında yayınlayan ekip, şimdilerde ise bizi yepyeni bir albüme hazırlıyor. Ben sizinle çok sevilen parçalarından birisi olan Flash’i paylaşıyorum ancak siz mümkünse bütün albümleri single’ları dinleyin çünkü hepsi birbirinden güzel. Size müzikal olarak farklı bir deneyim, his olarak ise fazlasıyla yüksek bir enerji yansıtacak.

KEŞFET

HATTIE MARSH

23 Mart 2018 — yazar Merve Yıldız

fgfg-1-960x764.jpg

Sona yaklaşmış olma hissi tüm bedenimi ve ruhumu ele geçirmiş durumda. Son olduğunu bildiğin zaman dilimi nasıl geçirilmeli emin olamıyorum. Sanırım ben bu süreçte kendimi daha az düşünmeye adadım.  Bir şehri dolayısıyla bir hayatı terk etmek üzereyim ama bunu düşünmemek için çabalıyorum. İnsanları, anıları ve bir yeri geride bırakmakta oldukça zorlanan biriyim, bu sebeple ara sıra duruluyorum. Yine de kendimi akışa bırakmaktan hiç vazgeçmedim. Çünkü bu şehri hep keyif aldığım, eğlendiğim ve büyüdüğüm şehir olarak hatırlamak istiyorum. Ve en önemlisi bir sürü yetenek keşfettim burada. Hattie Marsh onlardan biriydi. Tam da durulduğum şu günlerde kulağımdan hiç düşürmediğim bu ismi sizinle paylaşmak istedim.

Hattie Marsh; İngiltere’nin nehir kenarında, küçük tarihi bir şehri olan Norwich’te doğdu. Daha sonra bir süreliğine Tayland’a taşındı ve böylece kültürel olarak farklı iklimler içinde yetişti. Hattie zaten küçük yaşlarda şarkı sözleri yazmaya başlamıştı, 11 yaşlarında ise babasının tavan arasındaki gitarını bulmuş ve müzikle fiili olarak buluşmuş oldu. Artık 16 yaşına geldiğinde ise şarkılarını gitarını çalarak söylemeye başladı. Yani gerçek anlamda müzik icra etmeye başladı ve tüm bunların bu kadar erken yaşta olmasının sebebi onun oldukça duygusal biri olmasıydı.

Öğretmeni onun yavaş konuşan biri olduğunu söylüyordu. Hattie kendini anlatmak konusunda hiç de çekingen değildi aslında, yalnızca farklı bir yolla anlatmayı seçiyordu. “Şarkılarım benim günlüğüm. Şarkılar benim konuşmamı sağlıyor.” Cümleleriyle ne kadar duygusal biri olduğunu kendisi de anlatmış aslında. Ben ondan bahsetmeye devam ederken sesiyle bize eşlik etmesi için Poison şarkısını buraya bırakıyorum.

Hattie; hem Tayca hem de İngilizce şarkılar söyleyen, daha çok alternatif folk müziği yapan ve ortaya çıkardığı eseri dinleyicisine her zerresiyle hissettiren bir sanatçı. Sanırım ona hayranım. Garip olan ise şu paragrafa kadar hala onun sesinden hiç bahsetmemiş olmam.

Onu ilk Poison isimli şarkısıyla dinlemeye başladım. Kendimi sesinin dalgalarına o kadar kaptırdım ki uzun bir süre ne anlattığıyla hiç ilgilenmedim. Sonrasında şarkıyı anlayarak dinlemeye çalıştığımda büyüsünün arttığını hissettim. Yalnızca o muhteşem sesiyle dahi duygularını çok güzel ifade edebiliyorken, yazdığı sözlerle kendisine hayran olmamamız için bir sebep bırakmıyor. Hattie, müzik listelerimin içinde hep yer alacak bir isim haline geldi. Sesinin dalgalarında kaybolmaya devam edeceğim. Sizlerin de kaybolması dileğiyle…

Twıtter: @HattieBox

KEŞFET

RHYS

21 Mart 2018 — yazar Nejla Kübra Coşgun

aaan-rhys-960x586.jpg

Geçen her anımda iyi yada kötü olarak nitelendirebileceğim olaylar yaşıyorum sosyal ilişkilerimde. Bazen bu sınıflandırmanın doğru olmadığı kanısına varsam da vazgeçemiyorum bu illetten. Kaldığı yerden devam eden hayatımda ise bazen aynı masada oturduğum insanların derdine, ilişkisine, acısına ortak olup akıllar verirken; bazen bir bankta oturup ATM sırasındaki insanların gereksiz telaşlarını izlerken; bazen de uzun süreli tanıştığım insanlardan bulamadığım samimi diyalogları yeni tanıştığım bir insandan bulup, konuştuğumuz esnada istemsizce gülümserken buluyorum kendimi. Delicesine dönüyor bu kısır döngü. Burada bulunma sebebim ise tüm bunları yaşarken bana eşlik eden Rhys’den bahsetmek. Sesi, içtenliği falan “amman amman!” dememe yol açıyor, egzotik güzelliği de yanında bonus tabii.

Portland’da doğan Rhys, 10 yaşında kültürel unsurlar sebebi ile ailesiyle birlikte Stockholm’a taşınıyor. Burada sanata olan ilgisini fark ediyor ve İsveç’in en iyi sanat okullarında tiyatro ve piyano eğitimi alıyor. 16 yaşında tesadüf eseri, Grammy ödüllü söz-yazarı Jörgen Elofsson ile tanışıyor ve ardından onun stüdyosunda çalışmaya başlıyorlar, Henüz 20 yaşında olan Rhys, şu güne kadar tüm eserlerini tekli sunan bir müzisyen. Bazılarında tutkuya dair sözleriyle modern dream-pop kanallarında ses verirken bazılarında ise bastırılmış hisleriyle elektroniğe vurduğu hoş bir üslupla çıkıyor karşımıza.

Maybe I Will Learn, Rhys’ın bu kadar derinlerine inmeme sebep olan dinlediğim ilk şarkısı. “Mumlarla çevrili bir küvette, ayrıldığı erkek arkadaşını düşünerek” yazdığını söylemesi çok daha etkiliyor illaki. Bir kızın yaşadığı depresyonu, yalnızlığı, çaresizliği olabildiğince açık bir şekilde ortaya koyuyor burada. Swallow Your Pride‘da aslında aynı kafalarda aynı hisleri yaşarken yazdığı bir şarkı. Bu parçasını da ağlarken ürettiklerinden bir tanesi olduğunun özellikle altını çiziyor. Birkaç davul eklentisinin, kulakta güzel bir tat bırakabileceği fikrindeyim burada, ama sanıyorum ki “duygu yoğunluğu zaten uzay!” fikrine varıp yeltenmiyorlar buna.  Bir diğer yıldız, 2017’de servis ettiği Last Dance. Burada da usul usul gelişen ritmin, şarkının finalinde hiç belli etmeden toparlanışına ve sona yaklaştığında ise perdeyi yine usulca kapatışına buram buram şahit oluyorsunuz.

İçtenliğiyle hüzne yönlendiren birkaç parça sonrasında -geçiş hissedeceğiniz- diğer şarkısı ise Too Good To Be True. Melodisini kesinlikle tarzımla özdeşleştiremeyip zevk alarak dinlemediğimi tüm içtenliğimle söyleyebilirim. Ekstra olarak sürekli tekrara kaçması da biraz “of!” hissine sebebiyet veriyor bende. Ama nakarat kısmının sözlerini çok sevdiğimi söylemessem haksızlık ederim. 2017’de ise Like You Mean It şarkısı ile  Robin Schulz’un  Uncovered albümüne eşlik etmiş. Remix şarkıları sevmemekle birlikte, dinlememek için olağanüstü bir çaba harcayan biri olarak bu şarkıyı sevmem tabii ki mümkün değil, sözleri bile kurtarmıyor diyebilirim hatta kendi adıma.

Son sürat geçmekte olan zamana karşı kendini bana daima hatırlatacak bir diğer gelecek vaat eden parçası ise geçen hafta sunduğu, No Vacancy isimli teklisi. Bunu ilişkilerinin başında güven duygusunu hissedemediği erkek arkadaşına ithafen yazıyor. Hatta erkek arkadaşıyla anlık yaşadığı bir problem sonrasında “senin için bir şarkı yazacağım” diyerek başlaması acayip hoş geliyor kulağa. Finalde ise öncesine göre oldukça mutlu olduğunu ve güven konusunu artık aştığını belirtiyor. Bana da mutluluklar’ dilemek kalıyor her zamanki gibi.

Aynı kulvardaki sanatçılardan farklı olarak Rhys, hislerini hikayeleştirmeye gerek duymadan tüm çıplaklığıyla ortaya seriyor. Muhtemelen sıradan tarzından  bu kadar etkilenmemin sebebi de bu. Ancak ne yazık ki birkaç alan haricinde yenilikten ve farklılıktan oldukça uzak.  Dinlemeye değecek kadar iyi.  Ama “daha fazlasını beklemek” boşuna diyip bitiriyorum. Daha çok sevip, sevildiğimiz daha güzel günler diliyorum, dinleyip dinlettirmenizi de aynı şekilde.

KEŞFET

JULIA BIEL

28 Şubat 2018 — yazar Gözde Solak

juliaa-960x788.jpg

İnişler ve çıkışlar, dalgalı ve durgun sular, gel-gitler, nefret ve aşk, boşluk ve boğulurcasına doluluk, sessizlik ve sağır edici sesler, ağladığımız her an; bazen mutluluktan bazen üzüntüden… Hepsinin aslında aynı şeyi ifade ettiğini biliyor muydunuz? Hepsinin sadece tek bir cevabı var; hayat.

Çoğu zaman bunun farkında olamadan uçlarda yaşadığımız tüm duygularımız; her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu ve her şeyin bir gün saçma bir şekilde anlamını yitireceğini düşündükçe sönüp gidiyor. Geriye sadece anlamlı ve kendiliğinden oluşan bir tebessüm kalıyor. Bir de tam o an kulağımıza çalınan müzik. Belki sokaktan çalınan bir ses belki de yeni keşfettiğimiz harika bir tını…

Şu sıralar benim kulağımda Julia Biel’in sesi var. Tüm naifliğiyle eşlik ediyor duygu karmaşama. Kendimi soğumaya yüz tutmuş bir denizin ortasında, güneş yakıcılığını kaybetmişken, durgunluğu bozarak yüzerken buluyorum. Rahatlıyorum.

Julia Biel’in müziğini tanımlamak ise benim için oldukça zor. Çok farklı türlerde dolaşıp muhteşem bir ahenk yakalıyor. Müziğinde yer yer 1900’lerin başında alevlenen caz tınıları, yer yer ise elektronik çıkışları duyabilirsiniz. Caz, hep baş köşede oturup tüm seslere yön verse de asla bir kalıba sokamayacağınız kadar özgür bir tarzı var.

Bu sınır tanımayan ses 2000-2005 yılları arasında bir grupta ve farklı projelerde yer alsa da sonunda 2005 yılında kendi müzik birikimiyle çıkış albümü olan Not Alone’u yayınladı. 2006 yılında BBC Caz Ödülleri’nde yer alan Rising Star (Yükselen Yıldız) kategorisinde aday oldu. İkinci albümü için ise sevenlerini çok uzun bir süre bekletti ve Nobody Loves You Like I Do adlı EP’nin hemen ardından 2015 yılında Love Letters and Other Missiles’ı yayınladı. Araya prodüktörlerle birlikte yaptığı 2 şarkıyı sıkıştırarak  2018’de kendi adını taşıyan “Julia Biel” adlı albümü yayınladı ve gönlümüzde taht kurdu.

Öğrendiği her şeyi kendi kendini eğiterek öğrenen, şarkı sözü yazarlığının dışında iyi bir gitarist ve piyanist olan Julia’nın sesini içinizde, derinlerde bir yerlerde hissedeceğinize eminim. Beni kesinlikle Wasting Breath şarkısıyla etkiledi. Ama kesinlikle beni şaşırttığı şarkı; Stimming, Ben Watt ve Julia’nın ortak işi olan Bright Star oldu. Dinlediğinizde siz de çok ayrı denizlerde yüzen iki mükemmel şarkı olduğunu göreceksiniz. Tebessümle dinlemeniz dileği ile…

Twıtter: @juliabiel

KEŞFET

MAVIS STAPLES

23 Şubat 2018 — yazar Merve Yıldız

MavisStaples_2958-960x641.jpg

Planlı yaşamaya çalışıyorum, hayal ettiklerim ve sorumluluklarım için koşuşturuyorum. Bunlar beni çok yorduğu gibi geleceğime de taşıyor. Geleceğimse tüm belirsizliğiyle beni kendine daha fazla çekiyor. Belirsizlik kötüden daha kötüdür. Bu yüzden hızlıca ilerlemek istiyorum. Yolun sonuna gelip bir yenisine başlamak için sabırsızlanıyorum. Yine de zaman zaman dinlenmiyor değilim. Kendimi eski fotoğraf albümlerine bakarken bulabiliyorum. İlkokulda yazdığım günlüğümü okurken ya da lisede dinlediğim parçaları dinlerken… Evet elbette geçmişe de dönüyorum arada. Nereden ve nasıl bu noktaya geldiğimi görmek garip ve iyi hissettiriyor bazen.

Şu anki müzik zevkimin temelini lise yıllarında atmıştım diyebilirim. Eric Clapton, The Rolling Stones, Johnny Cash ve daha nicesi… Son zamanların modası elektronik müziğin kusursuz örneklerine tabii ben de kaptırdım kendimi. Ama bir doksanlar çocuğu olarak rock’n roll ve blues’un ruhundan tümüyle uzaklaşmam imkansız gibi geliyor. Bu yüzden de MAVIS STAPLES’i dinlediğim anda vuruldum. Sesine ve yeteneğinin çeşitliliğine hayran oldum. R&B, blues, caz ve gospel; müziğinde icra ettiği türler.

Kariyerine henüz 11 yaşındayken ailesiyle birlikte başlamış. İlk olarak kliselerde şarkılar söylemişler daha sonra ise birlikte The Staples Singers isimli bir müzik grubu kurmuşlar. Birçok albüm ve beraberinde Grammy dahil bir çok ödül sahibi olmuşlar. Aynı zamanda sivil haklar konusunda birçok çalışma gerçekleştirmişler. Her daim müziğin içinde yaşamış bir isimden bahsediyorum. Müzik zaten onun doğasıymış.

İlk solo albümünü 60’lı yılların sonunda çıkartmış Mavis Staples. Yetmişli, seksenli ve doksanlı yıllarda toplamda sekiz albüm çıkartmış. Babasının ölümünden bir süre sonra tekrar albüm yapmaya devam etmiş ve 2010 yılında son albümü “You Are Not Alone” en iyi Amerikan albüm ödülünü almış. Biraz dedikodu da yapacak olursak Staples’in Bob Dylan ile bir ilişkisinin olduğu da söyleniyormuş. Bob Dylan hayranı biri de olarak keyifle bahsettiğim bir dedikodu oldu bu. Eğer bu doğruysa aşk hayatında da doğru çıkışlar yaptığını anlıyor ve kendisine sarılasım geliyor.

Müzik endüstrisine, sivil haklara ve müziğe kattıklarıyla konuşulan bir isimdi Mavis Staples. Başarısının haklı getirisi ödüllerden ve övgülerden sonra artık onu dinlemenin vakti geldi diye düşünüyorum. Beni, dinlediğim anda geçmişe götüren ve gerçek anlamda kulaklarımın pasını silen Mavis Staples’ı en favori şarkımla buraya bırakıyorum. Keyifle dinleyin.

KEŞFET

PISZNIK

21 Şubat 2018 — yazar Turan Mustafa

pisznik_pardondalmisim-960x606.jpg

Müziğe sadece bir tür üzerinden yaklaşan insanları hep garipsemişimdir. “Ben sadece Rock dinlerim.” demek ya da “Ben Rap’ten başka bir şey dinlemem.” demek bana tıpkı bir kafes gibi hissettiriyor. Dünya üzerinde milyonlarcası üretilen müziğin her köşesinin zevkine varmak dururken neden sadece bir tarafından tutayım ki. Ben tam bir ‘güzel olan her şeyi dinlerimci’ olarak görüyorum kendimi. Bu güzel olan sadece kendime göre güzel olan değil. Zaten sahibine göre güzel olan müziği dinlerim. Bir insan benim önüme eserini koyabiliyorsa bu, o esere güvendiği ve onun güzel olduğunu düşündüğü anlamına gelir. O zaman neden dinlemeyeyim ki?

Pisznik, bir şaheser! Aklıma gelen ilk kelime; Farklı. İlk dinlediğim an kulağıma farklı bir şeyler geldi ve bu farklılık beni daha da kendine çekti. Günümüzde farklı olan bir şeyler bulmak, dinlemek kolay değil. Pisznik’in müziğindeki çeşitlilik ve müzikal doluluk beni fazlasıyla tatmin ediyor. Müziğin içinden farklı farklı sesler fışkırıyor. Pisznik’in müziğini dinlerken kendimi temiz bir gökyüzünün altında, gün batımında, bir teras partisinde dans ederken hayal ediyorum. Bu da her zaman ihtiyacım olan bir şey. Pisznik’e beni buralara götürdüğü için teşekkür ediyorum.

Yeni albüm: Songs For Two

Kıbrıs ve İstanbul kökenli olan Pisznik, ilk EP’si Fogo ile 2015’te Redbull Music’in en iyi yerel albümler listesinde yer aldı. Soul-pop, trip-hop ve jazz gibi türlerin üzerine giden müzisyen, yeni albümü Songs For Two ile daha hareketli ve daha eğlenceli ritimlerin peşine düşüyor. Daha zengin bir enstrüman içeriğine sahip yeni albüm, harekete ve dansa davet ediyor dinleyenlerini. Pisznik ile yaşayacağınız müzik yolculuğu bir yandan tanıdığınız duraklara uğrarken bir yandan da sizi yepyeni diyarlarla tanıştıracak. Farklı kelimesini yaşamak istiyorsanız şuradan buyurun ve Pisznik’in sesine kulak verin.

KEŞFET

MAHALIA

19 Şubat 2018 — yazar Nejla Kübra Coşgun

mahalllia-960x539.jpg

Mucizelere inandığım günden beri olumlu şeyler geldi hep kapıma. Mucizelere olan inancımı ise hayallerim gerçekleşmeye başlayınca fark ettim. Hayallerimi gerçekleştirebileceğimi de ruhumdaki potansiyelle tanışınca anladım. Bu potansiyelle karşılaşmam ise müziğin ilhamıyla oldu. İşte Mahalia da  ilhamlarımdan bir tanesi.

8 yaşında şarkılar yazmaya başlayan bir kız düşünün. Sıra arkadaşına aşık olduğunu keşfetmesiyle başlıyor her şey. Ona olan duygularını ifade etmenin başka bir alternatifi olmadığını düşünüp bu yolu deniyor. İlk şarkısı olan My Angel‘i büyük bir zevkle erkek kardeşine dinlettiğinde onunla alay edeceğini tahmin edemiyor tabii. E haliyle uzun bir süre duygularından, yazdıklarından, bestelerinden kimseye bahsetmeme kararı alıyor, Hatta o zaman için sonsuza kadar böyle olması gerektiğini düşünüyor.

Ailesi, Mahalia’dan kızsal şeyler yapmasını, klasik bir hayat yaşaması, partilere gitmesi, makyaj yapması konusunda ısrarcı davranıyor. O ise kendi olmayan bir insan gibi davranmak yerine, müzikte kendini yükseltebilmek ve hissettiklerini insanlara daha da derinden hissettirebilmek istiyor, ama hep hayal kırıklığıyla bitiyor hikayesi. Ta ki 12 yaşında ona ilham veren öğretmeniyle tanışana kadar. 12 yaşında Let The World See The Light‘ı yazmasıyla güvenini tazeleyip, daha da hissederek yazmaya devam ediyor.

13. yaş gününde  sarhoş bir şekilde evin bodrumunda Sober‘i yazmasıyla hayatı değişiyor. Birmingham’ın en iyi yapım şirketi Mahalia ile anlaşma yapmak için teklif götürüyor ve ilk EP’sini servis ediyorlar 2012 yılında. Sadeliği ve duruluğu harmanlayıp dinleyiciye sığınacak bir liman sunuyor Head Space‘de. Ardından 2015’te Never Chance adı altında ikinci EP’si takip ediyor onu. Burada da dinlerken kendinizi bambaşka bir atmosferde hissediyorsunuz. Tınılarını ne birbirinden ayırabilmek, ne de belirli bir kategoriye sokabilmek mümkün. Bu iki EP’de de ambient müziğin sakinleştirici ve ruha hitap eden tınılarını Mahalia fazlasıyla hissettiyor. Farklı olabilmek uğruna derinliğini yitiren içi boş çalışmaların aksine bu tür kaygılar gözetmeden son derece özgün ve değerli bir kayıt ortaya koyuyor.

2017’de ise Diary of Me adı altında enfes bir albüm sunuyor bize Mahalia. Hem kendisine ses geçirmeyen bir yaşam alanı arayacak kadar iyimser, hem de aslında hiçbir şeyden kaçış olamayacağını hatırlatacak kadar gerçekçi bir albüm. Barındırdığı tüm gerilim ve ilerledikçe artan duygusal yoğunluğunun yanı sıra düzenlemeleri sayesinde oldukça atmosferik bir deneyim sunuyor. Independece Day ile ruhunda biriken kirliliği olabilecek en minimal biçimde dışarı atıyor. Hayatın getirdiği zorluklar ile sonu gelmeyecek bir savaşın içinde olmayı bırakıp onları kabulleniyor. Açık yaralarını göstermekten utanmıyor artık. Gösterişsiz fakat derinlikli soundunun öne çıktığı bir başka parça ise albümün ismiyle aynı adı taşıyan, müptelası olduğum, beni benden daha iyi anlatan, Diary Of Me.

Kendi köşenize çekilip akustik gitar melodileri arasında kaybolmak istiyorsanız kulak vermenin iyi geleceği bir ses, Mahalia. Son olarak tekrar tekrar dinleyebileceğiniz bir şarkı bırakıp, uzuyorum. Müzikle kalalım.

KEŞFET

ELLA GRACE

16 Şubat 2018 — yazar Gözde Solak

ella-960x710.jpeg

Hayatın akışı her geçen gün biraz daha hızlanıyor. Bırakın yetişmeyi, kaçırdığımız şeylerin sayısı giderek artıyor. Çünkü hayat hızlandıkça yoruluyoruz ve beynimizin içinde dönüp duran yepyeni fikirlere, keşfedilmeyi bekleyen yerlere, ufkumuzu açacak bilgilere daha az vakit ayırır oluyoruz. İşin ilginç yanı ise aslında hiçbir şey yapmasak da bu hız bize işe yarar bir şeyler yaptığımızı düşündürtüyor. O hep hayalini kurduğumuz şeyleri yavaşça kenara itip önümüzdeki yolun hızla akışına kapılıyoruz.

Aslında o kafamızda planladığımız, kurduğumuz her fikri hayata geçirme, insanlara gösterme fırsatımız varken çoğumuz yapamıyoruz. Neyse ki yapabilen birileri var. Ella Grace, henüz yirmili yaşlarında olmasına rağmen sürdürülebilir yaşam, feminizm ve zihinsel sağlık konularına önem veren birçok insanı online bir platformda toplamış durumda.

Üstelik genç yaşına rağmen Ont Sofa Records ile anlaştı ve bu sayede onun güzel sesine birçok platformdan ulaşabiliyoruz. Sanatçı 2017 yılında tam 3 single çıkararak adeta hızlı bir giriş yaptı müziğe. Hepsi birbirinden güzel bu şarkıların ortak noktası ise Ella’nın sesindeki huzur verici tını.

İngiltere’de yaşayan Ella, şarkılarını yazmak için özel bir süreçten geçmediğini söylüyor. Zaten müzikle ilgili ciddi bir eğitim de almamış bu güne kadar. Müzik yapmanın onun için oldukça ilkel ve doğal bir süreç olduğunu söylüyor. Yani şarkıları; yemek yaparken, arkadaşlarıyla eğlenirken ya da bir yolculuk sırasında tamamen rastgele ortaya çıkıyor. O melodileri hissettiği an telefonunu ya da defterini açıyor ve kayıt altına alıyor.  Son single’ı “Here We Are Again” i ailesinin teknesinde tam 15 dakikada yazmış.

Ella Grace’in indie-folk türündeki müziğine olan tutkusu dışında dünyada olup bitenleri duyurmakla ilgili de bir uğraşı var. Dünya üzerindeki tüm adaletsizliklere karşı duruyor, eşitsizlikler bitsin ve dünya üzerindeki doğal yaşama ellerimizle yaptığımız katliam son bulsun istiyor. Tüm bu istekleri için de cesurca savaşıyor.

Bu isyan şarkılarına da yansıyor elbette. “Here We Are Again”  ve “She” şarkılarıyla kalbimize dokunmayı başarıyor. en önemlisi müziğini yaparken hayatı kaçırmıyor. Hayatın hızını umursamadan kendi yolunda ilerliyor. Umarım Ella Grace hepimize ilham olur. Keyifli dinlemeler…

Instagram: @ellagracedenton

KEŞFET

MARRIAGES

14 Şubat 2018 — yazar Merve Yıldız

mar-960x640.jpg

Burada paylaşım yapmayalı uzun zaman oldu ama müzik dinlemeye hiç ara vermedik. Zaten bu söz konusu dahi olamaz. Topuk seslerinden kuşların kanatlarına, rüzgarın uğultusundan konuşmalarımıza kadar her şey içinde biraz müziği barındırıyor. Hayatın akışı içinde attığımız her adım da dansımızın bir parçası gibi.  Bazen bir başkasının müziğine ve dansına eşlik etmek istemiyoruz. Kulaklıklarımızı takıp ruhani özgürlüğümüze kavuşuyoruz. Biz tam da bu noktada karşınıza çıkıyoruz. Ruhani özgürlüğü çeşitli türlerde, dillerde ve kültürlerde birazcık destekleyelim istedik.

Hadi biraz da Marriages’in kimlerden oluştuğundan bahsedelim ve yeni bir sesle kulaklarımızın  pasını silelim. Marriages, Amerikalı bir rock grubu. Grubun vokalisti ve gitaristi Emma Ruth Rundle, basçı Greg Burns ve davulcu Adrew Clinco. İlk olarak 2012 yılında Kitsune isimli bir EP ile ortaya çıkmışlar. Son olarak ise 2015 yılında Salome isimli bir albüm yayınlamışlar. Ben tam da bu albümün içinde yüzüyorken size bunları yazıyorum.

Nostaljide boğulmadan doksanların post rock tadını alabileceğiniz taze bir albüm Salome.  Albümü dinlediğinizde daha çok Emma’nın sesinin ve gitarının yükselişte olduğunu göreceksiniz. Bir röportajlarında davulcu Andrew, grup olarak hep çeşitli mitolojiler ve dini ikonografi ile ilgilendiklerini. Kral II. Herod’un kızı Salome’nin, arketip büyü şöhreti; baştan çıkarmanın bir simgesi olduğunu dile getirmiş. Albümde ismini böyle anlamlı bir şekilde almış.

“Kistune” albümünü bir garajda geniş bir zaman diliminde kaydetmişler, Şarkılar arasında bir bütünlük oluşturmak  için uğraşılmamış. Her şarkının tek başına durabileceği, ilerleyebileceği bir hal almasını istemişler. Bu yüzden de her şarkı üzerinde uzun uzun çalışmışlar ve her birini bireyselleştirmişler.

Emma’nın performansı beni büyülüyor. Ruhani özgürlüğümde bana ihtiyacım olan enerjiyi vermeyi başardı. Buna hepimizin ihtiyacı var. “Salome” albümünden “Skin” isimli parçayı açıp, teşekkürler Merve gülümsemesiyle bu yazıyı kapatmanızı diliyorum. Uzun bir aradan sonra doksanların rock müziğinin tadıyla geri dönmek beni inanılmaz mutlu etti. Geçmişin ve geleceğin karmaşası içinde, en iyi hissettiren şeyleri çekip çıkarmaya devam edeceğim, edelim. Bu anı, geçmişin ve geleceğin ışığı altında yaşadığımızı unutmayalım.

Buraya favori olan parçamı bırakıp öyle  bitiriyorum, keyifli dinlemeler olsun.

 

 

 

KEŞFET

BAM BAM BAM

10 Ekim 2017 — yazar Nejla Kübra Coşgun

bambam-960x640.jpg

Beni heyecanlandıran çok şey var hayatta. Mesela denize girmek. Güneş, deniz, tekrar güneş, tekrar deniz, mavi, mavi, tekrar mavi, bi daha deniz. Sonra karpuz, kavun, sakinlik, denizin tuzu. Ve daha bir dünya şey. Ama şimdi veda zamanı tüm sevdiğim şeylere.  Mantar gibi açılan kafelere, alışveriş merkezlerine, tramvaydaki dedikoducu teyzelere, çirkin kalabalıklara, maruz kalacağım yine yeniden. Yani her saniye kaçış arayacağım özetle.. Tabiki yol arkadaşım müzikle.

İşte şimdi kaçışlarım esnasında bana eşlik eden bir gruptan bahsetmek istiyorum. Serkan’ın davulu, Arın’ın vokali, Cansu ve Fırat’ın gitarıyla, 2015’ten beri içimizde olan Bam Bam Bam. Dinlediğim ilk anda ‘oha!’ diye kaba bir tepki vermiş olabilirim. Ama hala neden bu kadar geç dinledim diye yanıyorum. Tam olarak Türkiye usulü rock’n roll  diyebiliriz, yani ben öyle diyorum. Genel tarzları garaj-rock, punk olsa da çok farklı şeyleri deneyen, gelişlerini bazen tahmin etmenin zor olduğu bir grup. Bir zamanlar 11 yaşındaki bi’ velete fedekar anne-babacığı yüz bin dolarlık tekne almışlardı, çocukta muhabire, ‘o sesi bilemezsiniz, anlayamazsınız’ demişti, hatırlarsınız illaki. Hah işte tam olarak aynıyız o kuşla! Hoş, benim hala 19 yaşında bir teknem yok ama o çalan müziği, davul sesini, gitar rifflerini….diyorum, anlayamazsınız.

Peki bu eserler nasıl ortaya çıkıyor? Şöyle, grup üyeleri stüdyoya girip çalmaya başlıyorlar, sonra Arın kafasına göre bir şeyler yazıyor, ve ortaya dinleyicilerini düşünmeye sevk eden o sözlerle, ritmine aşık olduğum şarkılar ortaya çıkıyor. Deneysel ve serbest tonlu bi’ tarzları var. Özellikle sololar improvize hissettiriyor. Bu yüzden canlı izlense şarkıların ikinci bir hayat kazanacağını tahmin etmekte zor değil. Hatta hemen alta ilk seyrettiğim performanslarını bırakıyorum.

Benim favorim olan My Position.

Dans ve Rock’n Roll EP’sini ve Amy’yi dinlemekten çekinmeyin. Tüm müzik marketlerden ulaşmak bi tık uzağınızda. Paylaşın, paylaştıkça çoğalsın, Bam Bam Bam’da daha çok şarkı yapsın. E, bizde tadını çıkaralım

KEŞFET

FLATLANDS

10 Temmuz 2017 — yazar Nejla Kübra Coşgun

flatland-960x539.jpg

Sıcakların bizi erittiği, daha ne kadar kavurulabiliriz ki dediğim bir Temmuz gününden merhabaa. Malum aşırı güneş, insanı alışveriş merkezlerine, tramvaylara, salonlara, yani klima olan her yere tıkıyor günün belli saatlerine kadar. Kulağımda kulaklık, bin bir türlü saçma şeyle günü bitirmeye çalışırken, uzun zamandır dinlediğim bir indie-grup aldı beni yanlarına. Başa sarıp sarıp dinlemeli tarzda bi’ grup kafasında. Müziğin tınısına ve dinlerken sanki her yerde müzik varmış hissiyatına kapılmamı sağlayan, özgür ve bir o kadarda güçlü hissettiren bir gruptan bahsedeceğim, Enerji dolu, dinamik bir Oxford’lu İngiliz indie-punk, rock grubu, Flatlands.

Edinburgh ünversitesinde sıradan bir ğrenciyken, hep bir grup kurma fikirleri olan Tom, Rob, Jamie, ve Nat birbirini tanımayan arkadaşlarmış. Okulun bir müzik festivalinde tanışıyorlar sonrasında bir araya gelip, ‘neden olmasın?’ diyip başlıyorlar grubun iskeletini kurmaya. Her şey okeyken, basçı eksikliğiyle bir süre daha yeni grup üyesi ararken, istedikleri gibi biriyle denk gelemeyince, Jamie ‘Neden ben olmayayım?’ diyerek fikir atıyor ortaya ve konserden iki ay önce basçı görevi üstlenerek çalışmalara başlıyor ve konserde harika bir iş çıkarıyor.

Grup henüz ortada kendilerine ait single vs yokken, REWS, Yonaka, RedFaces gibi grupların konserinden önce sahne almakla yetiniyorlar. Devamında yavaştan demo kayıtlarıyla başlıyorlar işe, ardından ilk single, Ghosts’ı yayınlıyorlar.

Albümün çıkışıyla Oxford müzik dünyasında büyük sıçrama yaşayan grup şimdilerde ise yaz turnesi hazırlığında. En sevdiğim iki şarkısını hemen aşağıya bırakıyorum, düşüncelerinizin sesini ve sıcağın nemini bastırarak dinleyin, tadına varın.

KEŞFET

DOLU KADEHİ TERS TUT

10 Haziran 2017 — yazar Nejla Kübra Coşgun

dolu-960x720.jpg

Okulda, yolda, işte yada tatilde yani her an hepimizin bi’ an dalıp uzaklaştığı o anlar asla bitmiyor, dürüst olalım. Düşüncelerimizde kaybolurken arkada eşlik etmesini isteyeceğimiz tarzdan şeylerden bahsediyorum. Bir şarkı ya da albüm keşfettiğimde, onda bir kaç dakika da olsa yaşadığımda hissettiğim o şey beni müziğin gücüne derinden inandırıyor, tıpkı herkes gibi.

İşte bugün “ben bir şeylere dalarken o arkada çalsın”‘ dediğimiz tarzda bir gruptan bahsetmek istiyorum. Özellikle yerli grupların takipçilerinin kaçırmak istemeyeceği bir grup kendisi, Dolu Kadehi Ters Tut. Grubun ismi çok enteresan. Açıkçası ben duyduğumda “klasik bir Türk alternatif müzik gurubu ismi işte” diye düşünsem de sonrasında haksızlık yaptığımı fark ettim. Fikrimi değiştiren şey ise grubun isminin Ömer Hayyam’ın rubailerinin birinden alıntılanmış olması. E tabi bunu duyduğumda ilgim ikiye katlandı desem abatmış sayılmam.

Grup üyeleri Mürsel Oğulcan Ava ve Uğurhan Özay 7 yıldır birlikte müzik yapsalarda 2014 sonu gibi bunu bir projeye oturtup Dolu Kadehi Ters Tut ismiyle resmî bir giriş yapmışlar. Oğulcan sinema, Uğurhan ise gastronomi eğitimi alsalarda hayatlarından hiç müzik eksik olmayan, iki yakın arkadaş.

2015 sonunda ilk albümleri ‘Polonya’nın Başı Belada’ ‘yı yayınlayan grup ilk müzik videolarını “Aldattın mı?” şarkısına çektiler. E, alternatif diye düşündüğümüzde samimiyet aklımıza ilk gelenlerden. O yüzden albümdeki şarkıların bestelerinin yalınlığı, etkileyici sözlerle birleşince kulaklarınızın pası silinecek, benden söylemesi. Sözler genelde grup üyelerinin iç dünyalarının ses bulmuş hali şeklinde aktarılıyor. Albümdeki her şarkı size farklı duygular hissettirecek, sürekli farklı mekanlarda farklı anlara geçişe sürükleyecek türden. O sebeble biraz konsantre olup, vakit vermenizi öneririm. Aynı yıl içerisinde #22 isimli ilk single’larını kaydedip, ikinci müzik videolarını çektiler. 2017’nin başında ise çok dikkat çeken “Unut Ama Sev” isimli ikinci single’larını yayınladılar. Pearl Jam, The Verve, Red Hot Chili Peppers gibi efsanelerin yanında Oh Land, The XX gibi modern indie sanatçıları ise grubun ilham aldıkları müzikal oluşumlardan.

Albümden sürekli dinlesemde sıkılmadığım şarkı tabiki ‘Uyumadan Önce’!

KEŞFET

DORUK EREŞTER

10 Mayıs 2017 — yazar Nejla Kübra Coşgun

doruk-960x540.jpg

Tam mis gibi bahar havaları, çiçekler, böcekler, diye sevinirken yağmurlu bir şekilde bitirmeye yaklaşınca Mayıs’ı enerjimiz hoooop diye yerlere indi tabi. Ama olsun, yinede kapıda bizi bekleyen bir yaz var diyerek avunabiliyoruz en azından.

Bugün sizinle dinlemekten büyük keyif aldığım bir isimden bahsedeceğim. Uzun süredir YouTube üzerinde şarkılarını paylaştıktan sonra hızlıca bir albüm çıkaran 17 yaşında genç bir müzisyen, Doruk Ereşter. Yaklaşık 10 yaşından beri müziğin içinde olan Doruk, eline gitarı ilk aldığından bu yana hep bir şeyler karalamaya, duygularını kağıda dökmeye çalışanlardan. Şarkılarını dinlerken bir beş dakika kendinize zaman verip dinleyin, çünkü sözleri öyle geçiştirilecek türden değil, sır orda saklı. Üslup olarak bir yandan melankoli, aşık edebiyatı, diğer yandan latifeler, bir başka taraftanda gerçek üstü durumlar gibi farklı geçişler algılattırıyor şarkıların tamamı. Evet, Doruk’un yakın zamanlardada yayınladığı ‘Yokuş Yukarı Düşenler’ adlı ilk EP’sinden bahsediyorum tam olarak. 5 şarkıdan oluşan albüm kayıtlara başlamadan bir gün önce elde sadece şarkı sözü ve akorlarla aranje edilmiş olmasına rağmen oldukça ilgi çekici ve başarılı. Parçaların hepsinin söz ve müziği Doruk Ereşter’e ait. Elektrik ve akustik gitarda Oğuzalp Çim, bas gitarda Özkan Kırkan ve djijital orkestrasyon işlemlerini Onur Hunum ve albümün kapak tasarımı ise Özgür Kızıldağ imzalı, oldukça zengin bir albüm. Dinleyin, dinlettirin!

Albüme tüm müzik marketlerden ulaşabilirsiniz. Ayrıca sosyal medya hesaplarını da gözden kaçırmayın, konser haberleri sizi bekliyor. Şimdiden Doruk Ereşter’e müzik hayatında bol şans, sizlerede bol müzikli günler!

KEŞFET

PAPOOZ

19 Aralık 2016 — yazar Gözde Solak

papooz-960x641.jpeg

Yılın son günlerindeyiz ve herkesin düşündüğü tek bir şey var; Bu sene her şey güzel olsun. Evet çok ütopik, evet her sene aynı dilek. Ama bu sene ülkemizde yaşayan çoğu insanın bunu çok içten dileğeceğine eminim. Ne de olsa ortak acıları paylaşıyoruz. Bu acılar hayatımızın her anını etkiliyor, değişiyoruz. Bazılarımız biraz daha kabuğuna çekiliyor. Müziğe sığınıyoruz, sığınmak zorundayız. Ruhumuza iyi gelen ve bir karşılık beklemeyen güzel müziklerle iyileşmek zorundayız.

Bugün size uzun zamandır dinleme listemde olan bir gruptan bahsedeceğim; Papooz. İlk dinlediğim şarkılarında yakaladığım hafif dans etme isteği ile beni etkileyen Fransız ikili. Şarkıları dinlerken vokali kadın zannedebilirsiniz ama değil. İnce ve etkileyici bu sese eşlik eden enstrümanlarla ortaya çok farklı bir tür çıktığını söyleyebiliriz. Şu ana kadar 2 albüm ve 1 EP çıkarmışlar ve 2014 yılından beri müzik yapıyorlar. Haklarında çok fazla bilgi edinemesem de önemli olan müziktir diyor ve size önereceğim şarkılara geçiyorum.

İlk önce benim de onları ilk dinlediğim şarkı olan “Ann Wants to Dance” aşağıda yerini alıyor. Bu şarkının klibi 2015 Mayıs ayında Soko tarafından çekilmiş. Tam salınarak dans etmelik şarkı. Daha sonra daha sakin ve etkileyici bir şarkı olan “Ulysses and The Sea” gelsin. Keyifli dinlemeler…

KEŞFET

SARA NAEINI

3 Ekim 2016 — yazar Merve Yıldız

sara.jpg

Müzik, herkesin yaşamında mutlak bir yer edindi, bizi heyecanlandırdı, durağanlaştırdı, düşündürdü ya da düşünce gücünü alt etti bazen. Büyüleyici bir etkiye sahip. Yeni müzikler keşfetmek derdinde olan bense müziğin bende uzun süre hep aynı etkileri bırakmasından rahatsızlık duyuyordum. Tüm tınılar, tüm sözler birbirini tekrar ediyormuşçasına sıkılmıştım. Sonra bir akşam beni başka bir hisse taşıyabilen birine rastladım. Beni önce heyecanlandırdı sonra tümüyle hapsetti kendine. Sara Naeini.

Sara Naeini, 35 yaşında İranlı bir sanatçı. Aslında bir sporcu da diyebiliriz. On dört yaşına kadar jimnastik dalında hızla ve başarıyla ilerliyorken geçirdiği kaza sebebiyle bu alanda yolları kapanmış oldu onun için. İnsanın enerjisini ve inancını tümüyle yıkacak olan bu durumdan sonra onu yaşama elbetteki müzik bağlamıştı. On sekiz yaşına bastığında yeteneği artık fark edildi ve ilerleyebileceği yeni bir yol kazanmış oldu.

Küçük davetler, sonra birkaç turne derken işler gittikçe büyüyordu, zaten güçlü bir sese sahip olan Sara bir de eğitimlerle destekleyince beni büyülediği bu hale gelmiş oldu. Kendi yaşadığı ülkede kadınların şarkı söylemesi yasak olduğu için amerikaya yerleşti ve orada İranlı bir söz yazarıyla bu yolda ilerlemeye devam etti.

Beni iran edebiyatıyla tanıştıran isim oldu Sara. Sesiyle bıraktığı etki biraz korkutucu çünkü diplere köşelere ittirdiğim tüm duygularımı gün yüzüne çıkardı. Şarkıların sözlerindeki içtenlikte aynı etkiye sahip. İran müziği dediğime bakmayın, blues ve jazz esintileri de alabildiğim doğu batı sentezli bir müzik yapıyor.  Size onun en güzel şarkısını hediye ediyorum şimdi. Afiyetle dinleyiniz..

KEŞFET

PORCHES

15 Nisan 2016 — yazar Merve Yıldız

porches-960x640.jpg

Mevsimin güzelliğinin farkındasınız biliyorum. Eskişehir’de yaşıyorum ve her fırsatta saatlerce yürüyebileceğim, mevsimi iliklerimde hissedebileceğim yerler var burada. Yemyeşil ağaçların gölgesi altında Porsuk Çayı’nın kenarlarında ve gencecik insanların arasındayım. Burada değilseniz sizleri biraz kıskandırıyorum farkındayım. Ama duygularımı bu derece yükselten güzellikleri paylaşmak gereği duyuyorum ısrarla. Ağacın gölgesinden sıyrılıp güneşin kemiklerimi ısıtmasına izin verdiğim anda kulağımda bir ses yükseliyor ve adımlarım ritimleniyor. Güneşle dans ediyorum.  PORCHES dinliyorum.

New York’un yerli gruplarından Porches yavaş dans müzikleri yapan bir grup Porches. Uzun zamandır dinliyorum ve artık bana çok ünlü bir grupmuş gibi gelmeye başladı. Hepiniz biliyor dinliyorsunuz sanki. Ama aksine henüz populariteye ulaşamamış.Vesile olalım böylece biz de. Grubun gelişimi hakkında bir bilgiye ulaşamadım açıkçası ama sanırım çok da gererkli değil. Şimdilik önemli olan sevebilmeniz.

İçinizi yumuşatıcak  bu parçaları belki bir partide önermek isteyeceksiniz ya da birazdan bu yazı bittiğinde en yakın arkadaşınıza, belki sevgilinize… Benim için öneri noktası da bu blog oldu elbette. Buyursunlar efendim.

KEŞFET

BEAU

29 Mart 2016 — yazar Merve Yıldız

beau-1.jpg

Son zamanlarda aradığım tadı buldum diyebilirim. Zaten sürekli olarak kötü şeyler olurken dingin müzikler dinlemek hiç de içimden gelmiyordu. Beau beni kurtarmış oldu bir nevi. Canlanmaya ihtiyacımız var, hareket etmeye ve umuda bu yüzden kendimizi küçük şeylerle desteklemeliyiz; aşkla, müzikle, doğayla…

Beau iki New York yerlisi yakın arkadaştan oluşan bir grup. Sadece 20 yaşındalar ve özgürce, özgün bir EP yayınladılar. Aynı mahallede birlikte büyümüşler ve 13 yaşındayken birlikte gitar çalmaya başlamışlar, üstelik gitarı youtube üzerinden öğretici videolar izleyerek öğrenmişler. Şarkıları şiir defterlerinden ve günlüklerinden esinlenerek yazıyorlarmış ve okullarındaki drama dersi de onlar üzerinde etkili olmuş. Kendilerini Lana Del Rey ile karşılaştırdıkları zaman farklı olduklarını düşünüyorlar çünkü Lana Del Rey’in aksine doğu sahillerine sadık bir müzik yaptıklarını söylüyorlar. Evet ben de bir benzerlikleri olduğunu düşünmemiştim.

Keyifli dinlemeler olsun.

KEŞFET

GLEN HANSARD

5 Mart 2016 — yazar Merve Yıldız

glen_hansard.jpg

Bu defa bir keşifle değil de öneriyle geçiyorum karşınıza. Belki rastlamış ve dinlemişsinizdir Glen Hansard’ı. Sizdeki etkisi ne olur bilemiyorum ama ben bu adamı dinlediğim anda dağıldım. Özellikle Return isimli parçasını dinlediğimde tüylerim ürpermişti. Uzun zaman sonra yüzeysel düşüncelerden arınıp derinlerine indim bazı şeylerin. Bir şekilde bastırdığım duygularımı gün yüzüne çıkardı. Ruhuma dokunan bu adamı, bu sesi tanıdığım için şanslı olduğumu hissediyorum.

Glen Hansard 45 yaşında İrlandalı bir müzisyen, söz yazarı ve oyuncu. The Frames  ve The Swell Seoson olmak üzere iki grubu olmuş bu zamana kadar. 13 yaşındayken okulu bırakmış, sokak müziği yapmaya başlamış ve 20 yaşında The Frames grubunun vokalisti ve gitaristi olmuş. Daha çok The Once filmindeki performansından sonra tanındığını söyleyebilirim. 2007 yılında Bob Dylan’ın birkaç parçasını kaydetmiş bir film için ve sonrasında birçok filmin müziğini yapmış. Konserler ve albümler bu sürecin beraberinde gelmiş. Elbette solo albümü de var Hansard’ın, ben zaten yalnızca onu dinliyorum uzun zamandır. Sizlerin de severek dinleyeceğini düşünüyorum.

KEŞFET

ABRA

13 Şubat 2016 — yazar Gözde Solak

abraa-1-960x591.jpg

Her şeyin alternatifi var da pop müziğin yok mu? İlla herkesin diline dolanmış şarkıları mı dinlemeliyiz yani? Tabii ki hayır, çözümü ise alternatif pop müzik yapan şahane müzisyenler. O sevdiğimiz ve bazen gerçekten dinlemeye ihtiyaç duyduğumuz pop müziği sıradanlıktan kurtarabilen kahramanlar az da olsa mevcut. Bugün size onlardan birini anlatacağım elimden geldiğince. Karşınızda R&B ve elektronik müzikle alternatif popu harmanlayan Abra…

Nefis şarkıları ve güzelliğiyle sizi etkileyeceğine eminim. Beni en çok heyecanlandıran ise müziği oldu. Dinlerken kendinizi kaptırabileceğiniz türden güzel ritimlere sahip, gerçekten kaliteli şarkılar. Abra  müziğini hissederek yaptığını gösterebilenlerden. Klipleri izlerken adeta şarkının içine girdiğini hissedebilirsiniz. Genelde rahat tavırları şarkının da salaş ve havalı tavrına yansıyor zaten.

Müziğinin son hali alternatif pop ama Abra’nın çocukluğunun kilise müzikleri dinleyerek geçtiğini öğrenince eminim siz de çok şaşıracaksınız. Ayrıca şarkılarında klasik müzikten etkilendiğini söylüyormuş Abra. İşte bunlar gerçekten ilginç. Hiçbir zaman müziğe yetenekli bir insan olamadım. Bu yüzden sanatçıların neler dinlediği, nereden neleri alıp ortaya nasıl bir şey çıkardığı hep ilgimi çekmiştir. Abra’nın etkilendiği şeyler ve ortaya çıkan şarkılar gerçekten etkiledi beni.

Rose adında bir albümü ve BLQ Velvet adında bir EP’si var sanatçının. İlk olarak 2015 Şubat ayında BLQ Velvet çıkıyor ardından yine 2015 Temmuz’da 12 şarkılık Rose geliyor. Benim en sevdiğim şarkılar da Rose albümünde. Mesela Abra ile tanıştığım şarkı olan Fruit. İlk şarkının beni büyülemesiyle ikinci sırada Roses ile büyülenmeye devam ettim. Bu iki şarkı aşağıda sizi bekliyor olacak ama bu diğer şarkıları dinlememeniz gerektiği anlamına gelmiyor. Bu iki şarkı sadece başlangıç ve diğer şarkılarını da seveceğinize eminim.

Hakkında çok fazla bilgi sahibi olamadığım Abra’yı bana hissettirdikleriyle anlatmaya çalıştım. Umarım becerebilmişimdir. O zaman ben bıkana kadar Abra dinlemeye devam ederken siz de ilk şarkıyı dinleyerek yola koyulun. Devamının geleceğine eminim…

Twıtter: @abra

 

KEŞFET

WORLD’S END PRESS

2 Şubat 2016 — yazar Merve Yıldız

worldsendpress-960x685.jpg

Tertemiz bir hava var bulunduğum şehirde. İyi hissetmem için en etkili sebep. Camı perdeyi sonuna kadar açtım ve son ses WORLD’S END PRESS dinliyorum.

World’s End Press disko ve dans müzikleri yapan Avusturalyalı bir grup. Kendileri hakkında pek bir bilgiye ulaşamadım ama doğru bir ahenk oluşturduklarını, insanı yormadan eğlendirebildiklerini söyleyebilirim. Canlı performanslarından bazı kesitleri izlediğimde anladım ki kulaklıkla evinde otururken dinlemek yeterli gelmiyor, gidip canlı dinlemek  gereksinimi duyuyor insan. En son geçtiğimiz ekim ayında bir EP yayınlamışlar.

Son zamanların gözdesi haline gelen türde bir müzik yapıyorlar, ben bu türe kendimce salınası sesler diyorum. Yaptıkları müzik oldukça cezbedici. Çünkü kafam dağılmış bir şekilde öylece özgürce salınmak tam da dozunda bir eğlenceymiş gibi geliyor. O anın içinde kaybolmak gibi.

Dinlerken kendinizi Avusturalyada seyahatteyken, gece vakti bir barda canlı olarak dinliyormuşsunuz gibi hayal edin. Gerçeğe yakın bir etki, gözlerinizi kapatın…

KEŞFET

DOE PAORO

31 Ocak 2016 — yazar Merve Yıldız

doe-960x960.jpg

Yetinemediğimizin farkındasınız öyle değil mi? Garip varlıkarız. Sahip olduğumuz onca şey bir şekilde yetmiyor bize. Daha iyisi olmasa bile bir tane daha olsun istiyoruz. Sıkılgan varlıklarız. Sürekli olarak değişim ihtiyacındayız, öyle ki hayatımda dinlediğin en iyi ses , iyi sanatçı şeklinde nitelendirdiğim birine bir ay sonra doymuş ve hatta sıkılmış olarak veda edebiliyorum. Ve listemde yeni bir isimle devam ediyorum; DOE PAORO.

Muhteşem bir ses olduğunu belirterek giriş yapmak istiyorum. Bundan daha net bir ifadem olamaz diye düşünüyorum  çünkü. New York doğumlu söz yazarı ve sanatçı Doe Paoro, kendi kendini yetiştirmiş piyanist ve vokalist. Himalayalar üzerinden bir geziye çıkmış ve bu süreç onun için sessiz bir meditasyon olmuş, bu meditasyonun olumlu etkileri yeteneğine, müziğine de uğramış ki sonrasında 2011 yılında Fature Island isimli bandını piyasaya sürmüş. Şimdilerdeyse son albümü After yayınlandı.

Müzik önemli, insanoğlundan ve tüm karmaşalardan soyutlayabilen mucizevi bir güç. Kulaklarımdaki ses kendinden emin, yerli yerine oturmuş ve üstelik farklı, etkileyici bir sound ile bir arada. Soyutlanıyorum bir şeylerden…

Video kliplerini de izlemenizi öneriyorum elbette ama ilk olarak beni kendine hayran bıraktığı bir performans kaydını dinlemeniz gerektiğini düşünerek ekleyeceğim buraya. Sese odaklı keyifli dakikalar olsun…

KEŞFET

JARED AND THE MILL

22 Ocak 2016 — yazar Merve Yıldız

jatmpress2.jpg

Klasik bir Amerikan müzik grubu diyebileceğimiz bir gruptan bahsedeceğim. İlk dinlediğimde şarkıların biraz sakin olduğunu düşündüm ama sonrasında ilerleyen kısımlarında hareketlenen ve enerjimizi yakalayan bir kıvama geldiğini gördüm. Bahsettiğim grup Jared & The Mill.

Hepsi Phoenix ve Arizona bölgelerinde doğup büyümüş, 2011 yılında müzik yapmak için bir araya gelmiş altı kişilik bir grup. Bestelerini başlarda sokakta seslendirmişler, sonrasında turneler başlamış ve şimdi iki adet albümleri bulunmakta.

Bu kadar çok insanın bir araya gelip müzik yapmasını hep çok sevdim. Aralarındaki iletişimi ve birliği görmek mutlu etti beni. Kendilerinden bahsettikleri bir blogda biz sadece arkadaş değiliz, bir aileyiz yazdığını gördüğümde hissettiklerimde bunlardı. Jared & The Mill çok tatlı,  farklı enstümanların ve seslerinin bir bir araya geldiği bir birleşim olmuş.

Dinlemeye başlamanız için ilk önerim Hold On parçası olsun.

KEŞFET

TOR MILLER

13 Ocak 2016 — yazar Merve Yıldız

tommiller-960x640.jpg

Bugün inanılmaz güzel bir gün. İri iri kar taneleri düşerken, pencerimin kenarında oturuyorum ve uzun zaman sonra beni çok heyecanlandıran birini dinliyorum. İnsanlar beni heyecanlandıran işler yaptığında ve yeteneklere sahip olduğunda daha fazlasını görmek istiyorum. Bu harika enstürmansal bir show da olabilir, annemin öreceği değişik desenli bir kazak yahut başarılı bir köşe yazısı da.

Evet artık Tor Miller’dan bahsetmenin vakti geldi artık. Alternatif pop içinde harmanlanmış buluyoruz kendisini. Erken yaşlarda David Bowie, Elton John gibi isimleri dinleyerek müziğe ilgisini keşfetmiş ve annesi de destekçisi olmuş. Lisede bir pop-punk grubunda çalmış ve sonrasın üniversitede müzik okumayı tercih etmiş. Haftasonlarını birkaç mekanda piyano çalarak geçiriyormuş. 2014 yılının başlarında bağımsız bir plak şirketiyle anlaşan Miller, bundan kısa bir süre sonra program uyuşmazlıkları nedeniyle New York Üniversitesi’ni terk etmiş. Olumlu yorumlar alan “Midnight” şarkısını içeren dört şarkılık çıkış EP’si Headlights EP ise Şubat 2015’te çıkmış.

İlk kez klibini izlediğimde beni her anlamda 60’lı yıllara götürmüştü, o yıllardaki şarkılarla; Bob Dylan, Johnny Cash gibi isimlerle büyüdüğüm için beni etkisi altına alması saniyeler sürdü.

Zaten piyanonun tınıları ve sesinin güzelliğiyle en baştan gözlerimi açmama sebep olmuştu sonrasındda parçadaki yükselişlerle evet dedim, bu benim. Müzik listemde tüm şarkılarıyla yer aldı bile. Sizin de seveceğinizi tahmin edebiliyorum. Buyursunlar efendim, dinleyelim.

KEŞFET

RA RA RIOT

9 Ocak 2016 — yazar Merve Yıldız

rarariot-960x630.jpg

Etrafta çok fazla insan var. Cafelerde yer kalmamış, gideceğim filmin biletleri tükenmiş, mağazadaki kasa kuyruğunda biraz daha beklersem yere yığılacağım ve bir de işlerimiz var öyle değil mi? Sınavlarımız var, para kazanmamız gerekiyor, üstelik temizlik yapmayı, doğum günlerini ve ailemizi aramayı unutmuyoruzdur umarım…

Kendimize bir gün armağan edelim istiyorum, güzel fikir biliyorum, düşüncelerinizi duyar gibiyim. Şehirden uzaklaşalım diyorum, sorumluluklarımızdan ve kalabalıktan. Küçük bir yolculuk olsun ve bize RA RA RIOT eşlik etsin. Çünkü biraz salınmaya, biraz keyiflenmeye de ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Ra Ra Riot inanılmaz tatlı, yanaklarını mıncırmak  isteyeceğiniz türden bir grup. Çello, keman, gitar gibi çeşitli enstrümanlar çalan beş kişilik bir birliktelik.

Grup ilk olarak 2006 yılında üniversite kampüslerinde, evlerde ve mekanlarda çalmaya başlamış. Sonrasında müzik şirketlerinin de dikkatini çekebilmek için enerjik canlı şovlarını bantlara çekmeye başlamışlar ve Şubat 2006 tarihinde bir demo kaydetmişler. Bunun üzerine bir müzik sitesi “uzun zamandır duyduğum en iyi genç gruplardan biri” başlığıyla paylaşımda bulunmuş ve orada da birçok olumlu yorum almışlar. Amerika ve İngiltereyi gezip radio programları ve festivallerde yer almışlar.

Şu ana kadar ki albümleri; The Rhumb Line (2008), The Orchard (2010), Beta Love (2013), Need Your Light (2016)

Özgür hissettiren bir tınıları var sanki. Hayalini kurduğumuz yolculuk için var olmuşlar gibi. Size önünüzdeki ilk özgür gün için yolculuk ve müzik önerilerim bu kadardı şimdilik. Daha sonra tekrar görüşmek üzere.

KEŞFET

EMILY KING

31 Aralık 2015 — yazar Merve Yıldız

emilyking.jpg

Yılın artık son gününe geldik. Şu an saat akşamüstü dört civarı ve hepinize tek tek ne yaptığınızı sormak istiyorum sanırım, çünkü muhtemelen girmiş bulunduğunuz teleşı görmek istiyorum. Hanginiz kötü bir yılın bitişini kutlayacaksınız ya da hanginiz yeni bir yılın heyecanını? Niyet her ne olursa olsun bu gecenin bende ki tek etkileyiciliği tüm dünyada aynı değerde oluşu. Gerçekten de neredeyse tüm dünyanın ortak sahip olduğu nadir (ya da acaba tek mi?) etkileşimlerden biri. Bir gece klübünde, herhangi bir şehrin barlar sokağında tehlikeli eğlenceler planlamıyorsanız. Evinizde otururken yahut arkadaşlarınızla toplandıysanız bilincinizi yenileyecek bir şeylere ihtiyaç duyarsınız belki? Yeni bir sürü bilgi, deneyim ve belki müzik…

Bu akşam sizlere Emily King’den bahsedeceğim. Sesinin güzelliğini nasıl betimleyeceğim bilemiyorum, çünkü yetersiz kalmayı hiç istemem. Yumuşak bir zenci gırtlağına ve daha nicesine sahip. Sesindeki iniş çıkışlarla dinç bir dinleyiciye dönüştürüyor bizi adeta. Hem çok güçlü hem de tertemiz bir sese sahip.

Ve tüm bunların karşılığını resmi olarak da alıyor; Emily, Grammy ödüllerine aday gösterilmiş Amerikalı şarkı yazarı ve şarkıcı. Kariyerine 2004 yılında başlamış ve ilk albümü East Side Story 2007 yılında yayınlanmış. Karşılığını aldığının bir diğer göstergesi; en iyi çağdaş R&B albümü ödülüne de aday gösterilmiş. 1985 yılında New York’da doğmuş. Ailesiyle birlikte küçük bir apartman dairesinde yaşıyormuş. Emily’nin müziğe yatkınlığı ailesinden geliyormuş anlaşılan, anne babası da birlikte şarkılar söyleyen bir ikiliymiş. 16 yaşında liseyi bırakmış ve müziğe kariyerine odaklanmış. Birçok yerde sahne almaya başlamış ve olması gerektiği gibi bir yapımcı tarafından keşfedilmiş. Devamında da kayıt anlaşmaları ve albüm geliyor tabi…

Önce ailesi, sonra yapımcılar, resmi ödül törenleri derken birçok defa keşfedilmiş Emily ama bizler biraz geride kalmışız gördüğünüz üzre. Şimdi biz de yerimizi alalım keşfedenler arasında ve devamlı olsun bu şekilde. Yeni yıl için yeni bir keşif olmuş olsun. Keyfiniz yerinde, şansınız bol olsun, iyi seneler.

KEŞFET

NADINE SHAH

23 Aralık 2015 — yazar Merve Yıldız

nadine-shah-header-01-960x640.jpg

Enerjimizi yılbaşı gecesine saklayalım ve biraz durağanlaşalım istiyorum şimdilik.  Yeni bir yıla girmeden önce biraz düşünmeye, bir şeyleri tartmaya ihtiyacımız olduğuna inanıyorum, sonrasında yılbaşı gecesi dilediğimiz kadar dans edebilir ve eğlenebiliriz. Önce; yeni kararlar alabilme yolunda, bu korkunç soğukluktaki günlerde, sıcak bir şeyler eşliğinde Nadine Shah dinleyelim.

Nadine Shah; İngiliz şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen. Babasından yana bir Pakistan geçmişi de olan Nadine İngiltere’de doğmuş ve büyümüş. Mental sağlığa ve düşünceye önem ve öncelik vermiş her zaman ve sosyal yaraları irdelemiş. Bu sebeple de ilk albümü trajik olayların etkili olduğu bir çalışma olmuş.

İlk olarak 2012 yılında bir Aching Bones adında bir EP çıkarıyor, sonrasında 2013 yılında Deary Town adında bir EP ve Love Your Dum and Mod adında tam bir albüm geliyor. Son olarak ise 2015 Nisan ayında Fast Food albümüyle buluşuyoruz.

Birçok yardım derneğinde gönüllü olarak bir şeyler yapmaya çalışıyor. Nadine bahsettiğim gibi sosyal ve mental yaralar üzerine çok duruyor. Şarkıların sözlerinde, yapılan röportajlarda bipolar bozukuk rahatsızlığına sahip erkek arkadaşının intiharı, babasının müslüman oluşu sebebiyle yaşadağı ırkçılık problemleri gibi yaşamında büyük etkiler bırakmış olayların izlerini görmek zor değil. Bunlarla savaşıyor, ve güçleniyor.

Ses tonundaki durağanlığa rağmen bağırıyor, isyan ediyor ya da çırpınıyormuş gibi bir etki bırakıyor üzerimde. Koskocaman bir yıl boyunca yapılan, yaptığım yanlışları yüzüme vuruyor ve kendine gel diyor sanki. Beni sakinleştirdiği gibi aynı zamanda harekete geçiriyor. Sizde de benzer etkileri bırakacağına eminim. En sevdiğim şarkısı ile tanımanız için, buyursunlar…

KEŞFET

LAZY HABITS

19 Aralık 2015 — yazar Merve Yıldız

lazy-960x640.jpg

Son zamanlarda alışkın olmadığım bir şekilde istikrar hakim oldu yaşamıma. Okul, kurs, aynı insanlar, aynı müzikler derken beni tüm bunların içinden çekip kurtaracak bir şeyler arıyorum artık kendime. Bu işe ilk olarak müzik ile başlayacağım, çünkü diğer değişimlerin tabanını oluştursun istiyorum.

Uzun zamandır dinlediğim alternatif rock müzikten uzaklaşıyorum ve inanılmaz heyecan duyduğum bambaşka bir tarzla başlıyorum güne. Ne kadar zaman oldu hip-hop dinlemeyeli? Benim oldukça uzun yıllar olmuş. Peki acaba hiç hip-hop müziği caz ile harmanlanmış buldunuz mu? Böylesine ben de ilk kez rastladım ve sizi de hemen onlarla tanıştıracağım.

Lazy Habits, ilk ve kendi adını taşıyan albümlerini Kasım 2012’de çıkartmış, dünya çapında tanınmaya başlanmış Londra merkezli bir grup ve İngiltere hip-hop listelerinde ilk onda yer alıyor. Mos Def, Bonobo & Chali2na gibi turnelerde de kendilerini kanıtlamışlar. Birçok eleştirmen tarafından beğeni toplayan grubumuz sanılanın aksine geniş bir kitleye hitap ediyor. Modern İngiliz kültürünü, kent yaşamını, cinsiyet, kıskançlık, ilaç kullanımı gibi konuları tema alan sözleriyle buluşturuyorlar bizi.

Youtube üzerinden dinlenmedik kayıt bırakmadım sanırım, önce en sevdiğim parçayı ardından da Sofar London sahnesindeki bir performanslarını paylaşacağım aşağıda. Muazzam canlı deneyimlerine rastlayacaksınız, yaratıcı ve ince ritimler. İşin en hayran olunası kısmı ise zaman zaman duyduğumuz çello ve saksafon sesleri. Gerçekten neşeli ve çekici bir birleşim ortaya koymuşlar.

Birlikte dinleyelim…

KEŞFET

WOLF LARSEN

11 Aralık 2015 — yazar Gözde Solak

wolf_larsen_pardondalmisim-960x640.jpg

Hayatlarımız ne kadar mükemmel ya da ne kadar sıradan olursa olsun yoruluyoruz. Bazen mükemmelliğinden bazen sıradanlığından. Hatta bazen bizi yoracak bir şeylerin olmaması bile yorabilir bizi. Bu hep böyledir, bu yorgunluk her insanın hayatının bazı dönemlerinde gelir ve gitmesini beklerken bir yerlere sığınmak gerekir. Sakince geçmesini beklemek için sığınılacak en güzel şey müziktir. Tabi ki bu benim fikrim benim yöntemim.

Bugün size anlatacağım güzel kadın ;Wolf Larsen. Yaptığı müzik ise bizim sığınmamız için yapılmış gibi. Rahatlatıcı, düşündürücü ama kesinlikle huzur verici. Daha detaylı tanımlayacak olursam; hani her şeyden sıkılıp herkesten uzak yalnız kalmak istediğiniz anlarda yada işten veya okuldan size yoran bir telaştan çıkıp, yolda yürürken kulaklıklarınızla dinleyip şehrin kalabalığının dışındaymışsınız gibi hissettirebilecek müzikler bunlar. Evet tam olarak böyle.

Peki kimdir bu Wolf Larsen? Kendisi Amerika’nın güneybatısında yaşayan bir besteci ve aynı zamanda yazar. Evet, yazar olması beni de şaşırttı. Hatta bir diğer ilginç bilgiyse, yazarlık kariyerinde 2008 dönemi Barack Obama kampanyasında yer almış olması. Şu sıralar da yeni kitabı üzerinde çalışıyor. Detaylı bilgiye ulaşamasam da çok yakında çıkacağına şüphem yok.

Onunla ilgili edindiğim bir diğer haber ise beni hayal kırıklığına uğrattı ve üzdü açıkçası. Maalesef Lorf Larsen ciddi bir hastalığı nedeniyle canlı showlara ve turnelere çıkamıyormuş. Güzel haber ise ikinci albümü için çalıştığı. Albüm demişken Larsen’ın anladığınız üzere tek bir albümü var ve adı da ‘’ Quiet at the Kitchen Door’’.

Gelgelelim şarkılara. Benim bu güzel kadınla tanışmam ‘‘If I Be Wrong’’ şarkısıyla oldu. Bu şarkının en bayıldığım yeri ise şarkı başladıktan yaklaşık bir dakika sonra başlayan muhteşem müzik şöleni. Gerçekten ünlü bir müzik eserini dinliyormuşum gibi güzel ve ihtişamlı hissettiriyor. Sizi de bu hislerden mahrum bırakmak istemem tabi ki. Bu yüzden aşağı bırakıyorum. Bonus olarak da ‘’Kitchen Door’’ şarkısını aşağıya atıp kaçıyorum.

KEŞFET

BİZ

10 Aralık 2015 — yazar Merve Yıldız

biz-960x288.png

Nasıl bir zaman dilimindeyiz? Sıcak yataklarımızdan çıkmamak için, havanın iliklerimize işleyen eksili derecelerinde parmaklarımızın buzunu eritmek için girdiğimiz kafelerde kahvemizi yudumladığımız bir zaman dilimi. Sadece ısınmak ve karnımızı doyurmak istiyoruz. Ama izninizle ben biraz da müzik rica edeceğim. Bana yalnız olmadığımı hatırlatacak bir şeyler. BİZ gibi…

Evet tüm bu monotonluğun içersinde Biz dinlemek istiyorum. Sebebiyse dinlerken bana eşlik ettiklerini hissediyor olmam. Beni alıp götürmüyorlar, benimle birlikte geliyorlar ve benim ihtiyacım olan şey de tam olarak bu. Şimdi biraz nasıl kurulduklarından ve gelişimlerinden bahsetmek istiyorum, sonrasında beraberce dinleriz.

Ortak okul, ortak arkadaşlar derken bir araya gelip 2008 yılında kurulmuş bir alternatif rock grubu. Aslında kimya mühendisi, mimar gibi mesleklere sahip olan üyelerimiz hayatlarının önceliğine müziği yerleştirmeyi tercih etmişler. Görüyorum ki bu tercih onlar için de biz dinleyicileri için de mutluluk verici olmuş. Grup, isimini sahip oldukları ve dinleyenlerine de yansıttıkları beraberlik ve samimiyet duygularından esinlenerek bulmuş. Yerli yerinde bir buluş.

Grup 2010 yılında katıldıkları Rock’n Dark yarışmasında yüzlerce yarışmacı arasından ilk üçe girerek ilk yükselişlerini yakalamış, sonrasında 2012 yılında ilk albümleri “Müzik İstiyoruz”u  piyasaya sürmüşler. Çok sayıda festivalde, sergide ve İstanbul Live, Peyote, Roxy gibi mekanlarda sahne almışlar, alıyorlar. İlk albümdeki şarkıların sözleri grup üyelerinden Mehmet Güren’e ait. İkinci albümde ise söz ve bestede daha ortak bir çalışma var, albümün ismi, ise “Geceleri Gel”

Düşünceden görselliğe ve grubun ismine varıncaya kadar her konuda minimal, özgün ve en çok da samimi olabilmeyi başarmışlar. Bir röportajlarında tüm içtenlikleriye sadece sevdikleri için yaptıkları bu işte herhangi bir kaygı duymadan her zaman devam edeceklerini söyleyen BİZ için bol şans ve başarı dliyorum. Tüm içtenliğimle üçüncü albümü bekliyor olacağım. Aşağıya Müzik İstiyoruz albümünden ilk klip çalışmasını bırakıyorum. Unutmadan ve ikinci olarak Pixes’den coverladıkları where is my mind aşağıda olacak. Haydi dinleyelim.

 

KEŞFET

ALMA REVEL

8 Aralık 2015 — yazar Turan Mustafa

alma_revel_pardondalmisim-960x720.jpg

Bazen insanın içi böyle sıkılır da sıkılır ancak ne sebebini bilirsiniz ne de ilacını. Kendiliğinden geçmesi gereken bir durumdur ve sizin yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Yapmaya aşık olduğunuz şeyleren artık zevk almazsınız, yemeklerin tadı yoktur. Çaresiz bir şekilde o sıkıntının geçeceği günü beklersiniz. İşte, ben de tam öyle bir dönemde sıkıntıdan patlarken, Alma Revel çıktı karşıma. O sıkıntılı günlerde beni yormyan şarkılarıyla o sıkıntımın içinde beni dinlendirdiler. Belki size de aynı şeyi yapabilirler.

Alma Revel ile karşı karşıya kalınca hemen onları tanımak istedim çünkü çözümü olmayan bir şeyin içinde bana eşlik etmişlerdi ve ben de hemen Hz. Google’a sarıldım. İşin kötü tarafı kendilerine ait bir web sitesi ya da bir biyografi örneği malesef bulamadım. Sadece 4 kişi olduklarını ve bu güzel müziği Londra’dan Dünya’ya yaydıklarını biliyorum. Yine İngiltere’ye kaymam beni şaşırtmadı tabi bunu öğrenince çünkü bilen bilir biraz İngiliz hayranı gibiyim, biraz.

Bu güzel grup hakkında ulaşabildiklerim bir Facebook, bir Soundcloud ve bir de YouTube sayfası. Ben de sadece size müziklerinin bana ne hissettirdiğinden bahsedeceğim ve fazla uzatmayacağım. Zaten yakında çok ünlü olacakları için herkes haklarındaki her şeyi öğrenecek çünkü tazları kendine has ve dinlenebilir. Dinlenemeyecek bir tarzın kendine has olması zaten pek bir şeyi değiştirmez kimse için. Anca Alma Revel, kendilerine özgü soundunu yaratarak kalabalıkların arasından sıyrılacak gibi duruyor. Mevcut YouTube sayfasında birkaç şarkıya ulaşabiliyoruz ve bu şarkılar için hazırlanmış video ve özel dijital çalışmalar var. Ayrıca canlı performanslar da var. Bir albümleri var mı yok mu bilmiyorum açıkçası.

Bunların hepsinden sıyrılıp Alma Revel’e gelecek olursak arkadaşlar müzikte kendi alternatiflerini yaratmışlar. Gitarların yumuşak clean tonları ezgileri efsane bir hale getirmiş. Vokallerde ise sakinlik gayet göze batan bir durum ki bu da işte o çıkışı olmayan dönemlerde insana huzur veriyor. Evet, kelime bu aslında. Alma Rever dinlerken tam olarak hissettiğim şey ‘Huzur’du. Gündelik hayattan bunalmışlığın içinde beni rahatlatmayı gerçekten başardılar ve huzur ile buluşturdular. Ve gururla listemdeki yerlerini aldılar.

Gelelim size ilk başta dinlemenizi tavsiye edeceğim şarkıya. ‘Mellow Hollow’ benim de listemin bir parçası oldu. Eminim siz de çok beğeneceksiniz ki tabi zevkinize göre değişir budurum. Bu tonlar ve bu hızlar size hitap ediyorsa yani. Neyse, ben gevezeliği bırakıyorum.

KEŞFET

MOSQUITO

3 Aralık 2015 — yazar Turan Mustafa

mosquito_pardondalmisim-960x760.jpg

İlk başta söylemek istediğim şey şu, “Çok kıskandım, kıskandım, kıskandım.” Çok iyiler harikalar ve inanılmazlar. Türkiye’de karış karış arasanız da bulamayacağınız türdenler. Kaliteliler ve kendilerine özgüler. Ortaya konulan türün eserleri hakkı verilerek icra edilmiş. Bütün şarkılarda duyduğunuz seslerde de kendilerine ne kadar güvendiklerini hissettiriyorlar ve takdiri hakediyorlar. Kimden bahsettiğim başlıkta zaten yazıyor; MOSQUITO

Mosquito, bundan tam 7 yıl önce ortaya çıkmış ve 7 yıldır da bangır bangır müzik yapan bir ekip. Daha 13 yaşındayken bir gitarla başlayan iş, bugün ikinci EP hazırlıklarına kadar gelmiş ve albümlere, konserlere, turnelere kadar gidecek gibi görünüyor. İlk EP’lerinin ismi ‘Synesthesia’ ve “birleşik duygu” anlamına gelmekte, bu isim. Yani, bir duygunun otomatik olarak, bir başka duyguyu harekete geçirme durumu. Belki merak edersiniz diye söyledim. Bu EP 3 şarkıdan oluşuyor ve bu 3 şarkı da daha önce söylediğim ‘bangır bangır’ ikilemesini tam anlamıyla karşılıyor. Mosquito, bu şarkılarda sektör kaygısı ya da satış gibi bir sıkıntısı olmadan abanmış enstrümanlara. Bunun sonucunda da gerçekten yurt dışında hayran hayran dinlediğimiz grupların etkisi çıkmış ortaya. Yani ben burada size Türkiye’den çıktıklarını söylemesem, mümkün değil Türkiye’den çıktıklarını anlayamazsınız, iddia ediyorum. 

Şimdi gelelim Mosquito’nun kafasındaki müziğe. Arkadaşlar, alternative rock müziğin çok iyi bir örneğini vermişler. Her şarkı buram buram profesyonellik kokuyor. Her şey yerine oturmuş. İlk dinleyimşimde, beni yakalayan enerjinin tarifi olamaz kesinlikle. Yanımdaki kişiye “Oha lan!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Kim olursa olsun kaliteli bir şey görünce tepki vermeden duramaz zaten. En büyük kaygım ise şu, böyle gruplar çıkıp taş gibi bir kaç şarkı yapıp sonra ortadan kayboluyorlar. Umarım, Mosquito da böyle olmaz çünkü iş gerçekten kaliteli ve benim için ayın grubu oldular daha ay başlamadan. 

Bir grubu çok sevince onlar hakkında yazı yazarken ağzım kulaklarımda oluyor ve ne yazacağımı bilemiyorum, duygularımı kağıda dökemiyorum açıkçası. İşimin bu olmasına rağmen kaliteli işler beni gerçekten bağlıyor. Lafı çok uzatmadan, çok oyalanmadan siz de hemen bangır bangır, son ses Mosquito dinleyin. Yeni EP’leri de çok yakında bizlerle buluşacak ki ben heyecanla bekliyorum. Onlar için başarılı ve sonu olmayan bir kariyer diliyorum. Umarım istediklerine ulaşırlar ve Türkiye’de hakettikleri yeri bulurlar. Bence sesleri sınırları aşacak. Işık denen şey bu adamlarda var. Takip edin…

KEŞFET

TOM KLOSE

3 Aralık 2015 — yazar Gözde Solak

tom_klose_pardondalmisim-960x775.jpg

Bazen diyorum ki; ‘’Ah şu şarkılar da olmasa halimiz ne olurdu?’’ Şarkılar her duyguya, her ruh haline, her duruma, her acıya, her tatlıya ve her yaşanmışlığa eşlik edebilen yegane kurtarıcımız bence. Bazen uzun süre hissetmediğimiz duygularla bağlantılı olarak o duyguları anlatan şarkıları da dinlemeyi unutuyoruz. Ancak o duygu uzun zaman sonra kapımızı çaldığında anlıyoruz onu anlatan şarkıların değerini. En güzeli de duygu ve şarkının bir araya geldiğinde oluşturduğu anlamlılık. Bazı kitapları her okuyuşunuzda farklı yorumlarsınız ya tıpkı onun gibi. Nabza göre şerbet yani.

Çok konuştum evet çünkü şuan tam olarak böyle bir hal içerisindeyim. Az sonra anlatacağım güzel insanlar da duygularıma tercüman olanlar. Bakalım unuttuğum duyguyu çözebilecek misiniz. Ama her şeyden önce sizi duyguların merkezindeki Tom Klose ile tanıştırmalıyım.

Tom Klose, Flensburg’da büyümüş, Hamburg’da yaşamış ve Hamburg zamanlarında punk rock seven bir müzisyen. Hayatının dönüm noktası ise öğrenci değişim programı ile Avustralya’ya gitmesiyle başlıyor. Giderken götüremediği gitarı onun Avustralya’da akustik gitar almasına sebep olmuş. Böylece daha yumuşak soundlu müzikleri sevmeye başlamış. Bu sevginin ilk meyveleri de ‘’From Weeds To Woods’’ adlı albümde hayat bulmuş.

12 yaşından beri günlük yazan Tom Klose şarkılarını da bu hikayelerden yola çıkarak oluştuyor. Sözlerinde metaforları kullanmayı seviyor ve bu hikayelerin hayat bulduğu ilk albümünü de bir kitlesel fonlamadan kazandığı 17.000 Euro sayesinde hayata geçiriyor.

Tom Klose’un bana hissettirdiklerinden bahsedeyim biraz da. Tam olarak şöyle; uzun bir yola çıkıyorsunuz, sonunda ne olacağı belli olmayan güzel umutlarla çıktığınız uzun bir yol. Kafanızı cama dayayıp geride kalanları düşünürken bir yandan da, sizi nelerin beklediğini hayal ediyorsunuz… İşte tam o an çalması gereken şarkı bu.

Şarkıların sakinliğini ve sadeliğini çok sevdim. Bir yandan da şarkıların içinde sizi harekete geçirecek, güzel hissettirecek bir şeyler var. Kısacası dinleyin, umarım size de aynı şeyleri hissettirir. Bazı duyguların adı yoktur ya. Bu şarkı o duyguyu anlatıyor. ‘’How’’ şarkısını dinlemeye başladığınızı varsayarak hepinize iyi yolculuklar diliyorum…

KEŞFET

THE STANFIELDS

1 Aralık 2015 — yazar Merve Yıldız

F_4qWooM.jpeg

Uzun bir aradan sonra tekrardan merhaba arkadaşlar.  Yazmadığım süreç içersinde sizlerle paylaşacağım çok müzisyen biriktirdim ve bugün başlamak için Kanada’lı bir müzik grubu olan The Stanfields’ı seçtim. Kanada’dan çıkmış daha ne kadar kaliteli insanlardan basedeceğim merak ediyorum doğrusu, bu ülkede büyü yapıldığına inanacağım neredeyse.

AC/DC nin yaramaz çocukları olarak da adlandırılan grup Kanada kültürel müziğinin ezgilerini barındıran Hard – Rock tarzı müzik yapıyorlar. İlk kurulduklarında da rock ve country parçalarından coverlar yaparlarmış. Grup bana ilk dinlediğim zamanlarda biraz Beatles belki biraz da Morrisey’i anımsattı. Bu sebeple sevgim ve samimiyetim iki katına çıkmış bulundu. Ve sanırım vokalde Jon Landry’in sesinden hafiften bir Jojnny Cash tadı alıyorum, ve onun hayranı olarak bana verdiği keyfi siz düşünün.

Vokalde Jon Landry, gitarda Jon Landry ile birlikte Jason Maclsaac, buzukide Callen Kinnedy ve davulda Mark Murphy gibi isimler var. Ben bir şarkının soundundan etkilendiğim zaman bunu oluşturan herkesi tek tek görmek ve tanımak istiyorum. O yadsınamaz performansları karşısında saygıyla eğilmek istiyorum. Dinledikçe tanıyasım ve dinledikçe dinleyesim geliyor The Stanfields’ı.

Grup 2008 yılında kuruldu. İlk albümleri Vanguard Of The Young & Reckless 2010 yılında yayınlanmış. 2012 yılında Death & Taxes albümü takip etmiş. 2013 yılında da üçüncü albümleri For King And Country yayınlanmış. Grubun en son albümü ise geçtiğimiz Eylül ayında Modem Operandi ismi ile yayınlanmış.

KEŞFET

PHOX

27 Kasım 2015 — yazar Turan Mustafa

phox_pardondalmışım-960x640.jpg

Herkesin 7/24 dinlediği, playlistinden eksik etmediği bir grup ya da şarkıcı vardır, mutlaka. Her şey yolunda giderken bir gün, bir ayılırsınız ve dinlediğinizi zannettiğiniz müziği artık duymamaya başladığınızı fark edersiniz. Hafif bir kafa sallama hareketiyle, artık bazı yenilikler yapmak gerektiğini anlarsınız. İşte, ben de o yenilik için yeni bir gruptan bahsedeceğim size. Benim yeniliğim oldular bile çoktan, şimdi sıra sizde.

İsimleri PHOX ve 6 güzel insandan oluşan bir indie-pop grubu onlar. Indie-pop deyince “Of!” falan demeyin, önce bir dinleyin ve sonrasında karar verin. PHOX, aslında bu güne kadar birçok şey başarmış bir grup ancak tek sıkıntı fazla sıyrılamadıkları için, şu an konser salonunun kapısında onların konseri için sıra beklemiyoruz, belki bir gün bekleriz ama kim bilir. Çok şey başarmış ama olmamış gibi şeyler söylediğime bakmayın tabiki çünkü henüz çok gençler ve yeni albümleri ‘PHOX’ daha geçen sene(2014) çıktı. Daha taptaze yani, her şey. Eğer bir gün ben de bir grup falan kurarsam, ilk albümün adı kesinlikle grubun adı olmayacak söz veriyorum. Neyse, artık size tarih bilgisi vermeyeceğim bu yazıda. Sadece müziklerinden bahsedeceğim ve hatta sadece ne hissettirdiğinden konuşacağım.

Günlerdir kafamda “Slow Motion” şarkısı çalıp duruyor. Bu yazıyı yazarken de kafam Slow Motion ezgileriyle dolu. Zaten yazı yazmak için de uzun süredir dinlediğim için hayatım, artık Slow Motion oldu. Benim durumum bir tarafa, kimse inkar edemez ki şarkı çok güzel. Kendine ait bir ritmi var ve sözler, az önce detaylı bir şekilde bahsettiğim gibi çok bulaşıcı. Aşağıya bırakacağım şarkıları 4 – 5 gün hastalıklı gibi içinizde tekrar edip duracaksınız, benden söylemesi. Slow Motion’un ardından favorim, “Noble Heart” ile tanışın. Bu parçanın bir kere bile sözlerini dinlemedim çünkü melodi ve şarkının havası o kadar ölümcül ki başka şeyler düşünüyorsunuz, kesinlikle şarkıyı değil. Duygu dibine kadar işlemiş, şarkıda. Benim, PHOX’ta aşık olduğumşarkılar bunlar ancak bu demek değil ki diğer şarkılar güzel değil. Sadece benim şarkılarım bunlar oldu.

Ben, PHOX’un müziğinden bahsedecekken, kendimden bahsettim ancak bir yansıma olmuştur diye düşünüyorum. Yine de ben şöyle anlatayım; PHOX, şarkıların hikayelerini notalarıyla anlatıyor, her şeyden önce. Yani, şöyle ki şarkının ismine bakın ve sadece introyu dinleyin, ardından duygu sizi hemen yakalıyor ve hikaye sizin hikayeniz oluyor. Peki bu ne demek, şu demek; daha önce de söylediğim gibi duygular çok güzel yansıtılmış, havada kalan hiçbir şey yok, kesinlikle. Tabiki vokalimizin sesinden bahsetmeden olmaz ki hayatınızdaki, en yumuşak ve pürüzsüz şeyi düşünün ve onu kulaklarınızda hissedin. Sanırım vokalin sesini, tanımlayabildim.

Evet pardon dalmışlar, PHOX hakkında söyleyeceklerin bu kadar ve aşağıya bırakacaklarım da o kadar. Gerisi size kalmış, artık. Bir de bir rica; Noble Heart şarkısını, sonbahar gitmeden, bulutlu bir havada  camdan dışarıyı seyrederek dinleyin. Kendinizi bir filmin içerisinde gibi hissedeceksiniz.

KEŞFET

EMIGRATE

19 Kasım 2015 — yazar Turan Mustafa

emigrate_pardondalmisim.jpg

Rammstein, hakkında yorum yapılamayacak kadar kendini kanıtlamış, artık almış yürümüş gitmiş bir şey. Müzik grubu da diyemiyorum artık onların hakkında. Ama Rammstein’ın ara boşluklarında biraz daha yoruma açık bir grup çıktı ortaya. Rammstein hayranlarının bazılarının eleştirdiği, bazılarınınsa beğenerek dinlediği bir grup. Emigrate, Rammstein gitaristi Richard Z. Kruspe tarafından kurulmuş bir yan proje.

 2005 yılında Rammstein’in bir yıllık işi gücü bırakma kararıyla bir süredir düşündüğü Emigrate projesini hayata geçirmek isteyen Richard Z. Kruspe kolları sıvar ve işe koyulur. New York’ta grubu toparlayan Richard, Emigrate ile birlikte çalışmalara başlar. Bir yıl sonra ortaya çıkan ilk parça “Wake Up”ı Rammstein hayranlarıyla paylaşan Emigrate bu şekilde yolculuğuna başlamış olur. Daha sonrasında 2007 yılında ‘Emigrate’ adını verdikleri ilk albümü çıkartan grup beğeni toplamaya başlar ve emiklerinin de ilk ürününü sergileme şansı bulur. Rammstein’in tekrar çalışmalara başlamasıyla birlikte ara vermek zorunda kalan Emigrate, birkaç yıl sonra ikinci albüm için toplanır ve çalışmalara başlar. Bu çalışmaların sonucunda da 2014 yılında ‘Slient So Long’ dinleyicilerle buluşur.

Emigrate tarihi dersi kısaca böyledi. Şimdi gelelim Emigrate bu işleri yaptı ama ortaya tam olarak ne çıktı ve nasıl hitap etti. Öncelikle Emigrate’in aldığı en yoğun ama benim çok normal bulduğum eleştiri grubun soundunun Rammstein’a benzemesinden kaynaklanıyor. Ancak ben bu durumu hiç garip bulmuyorum hatta olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum çünkü Krupse, Rammstein soundunu yaratan adam. Tabiki tamamen tutup da Rammstein şarkılarını oraya koymamış içine biraz da Emigrate koymuş ama bazı şarkıları dinlerken “Rammstein mı bu?” diyebilirsiniz, şimdiden söyleyeyim. Emigrate, bunların yanında kendini henüz bir tarza oturtmuş değil. Çıkan iki albümde de hem Industrial Metal ezgileri var hem de biraz Hardrock biraz da Metal ezgileri var. Yani, Krupse ortaya karışık bir şeyle çıka gelmiş. Her şeyi unutup Rammstein’ın gitar rifflerini düşündüğümüzde ve bu rifflerin yazan adamlardan birinin de Krupse olduğunu hatırladığımızda Emigrate’e güvenimiz iki kat daha artıyor. 

Lafı çok uzatmak istemiyorum açıkçası çünkü Emigrate biraz arada bir grup ve hakkında söyleyecek çok da bir şey bulamıyorum çünkü gayet ortada yaptıkları şey. Ne bir açıklamaya ne de bir rehbere ihtiyacı var. Ama Krupse’un sesinden bahsetmeden geçemeyeceğim ki çok şaşırdım. Ben o karizmadan böyle bir ses beklemiyordum ki daha heybetli bir ses olabilirdi. Yine de dinlemesi hoş ve kulağı çok da rahatsız etmeyen bir sesi var. Dinlenebilir. Artık daha fazla gevezelik yapmadan sizleri Emigrate dinlemek için yalnız bıraksam iyi olacak. Şimdi yazının alt tarafında son albümlerine çektikleri ilk klibi bulacaksınız. Birkaç kere dinleyin, insanı gerçekten hareketlendiriyor ve heyecanlandırıyor. 

KEŞFET

YANDIĞI KADAR

11 Kasım 2015 — yazar Gözde Solak

yandığı-kadar-960x960.png

Hayatta her şey olması gerektiği gibi değildir. Bunu hepimiz yaşayarak öğreniyoruz zaten. Ama nasıl olur da bu kadar sade ve mükemmel müzik yapan insanları geç keşfederiz? Yandığı Kadar, ilk dinlediğim andan itibaren varlığına zor inandığım bir grup. Sürekli kesin yeni çıkmışlardır ya da bu şarkıları yenidir diyordum. Sanırım güzel şarkıları bulmak için bakmak yetmiyor,aramak lazım,emek lazım. Müzik için değmez mi?

Yandığı Kadar’ı aslında iki haftadır falan dinliyorum. Sürekli arkadaşlarıma dinletiyorum. ”Güzel değil mi? Sadece bana çok iyi gelmiyor yani?” diye soruyorum. Ee herkes aynı şeyi düşününce hemen bir yazı yazmak şart oldu. Tabi öncesinde vizelerle savaştım, kafam rahat bir şekilde yazmak istedim bu yazıyı 🙂

Her şeyden önce bir araştırma yapmam onları daha yakından tanımam gerekiyordu,fakat ne herhangi bir detaya ne de isimlerine ulaşabildim. Sadece şarkılarını paylaştıkları sosyal medya hesapları vardı elimde. Bir tek müzikleriyle var olmaları daha da ilginç ve güzeldi. Sonra ulaştım kendilerine ve birçok şey öğrendim bu güzel grupla ilgili. Tamam çok konuştum,hadi birazda onların hikayesini anlatayım.

Onların hikayesi ‘Yandığı Kadar’ ile başlamamış aslında. İlginç olacak ama müzik hayatlarına 2000 yılında başlamışlar ve 2006 yılına kadar Vocal Cords adında grunge yapan bir grupta yapmışlar müziklerini. O zaman 3 kişilermiş ve 6 yıl boyunca iki demo yayınlamışlar. Aynı zamanda zamanın punk grupları olan Kilink, In Between ve Harc-ı Alem gibi gruplarla konserler vermişler. O zamanlar nasıl şarkılar yaptıklarını merak ederseniz buradan dinleyebilirsiniz.

Daha sonra askerlik, üniversite derken dağılmışlar. 2009 senesinde İzmir’e sadece ikisi dönmüş. Vocal Cords’da birlikte çaldıkları grubun davulcusu ile ayırmışlar yollarını. Geriye kalan iki kişi uzun bir süre müzik yapamamışlar. 2010 yılına gelindiğinde hiç olmadık bir zamanda ”Tek Parça” adlı şarkıyı yapmışlar ve devamı gelmiş.Aradan geçen zaman her şey gibi müziklerini değiştirmiş ve küllerden ‘Yandığı Kadar’ doğmuş. Yapılan şarkılar her hangi bir amaç gütmeden yapıldığı için uzun bir süre hiç bir yerde paylaşmamışlar.

Peki neden ‘Yandığı Kadar’ ? Çünkü amaçları sadece müzik. Müziklerinin şehrin,hayatın hatta Ege’nin müziği olması gerektiğini düşünüyorlar. Onlar için sadelik ve müziği müzik için yapmak önemli. Olduğu kadar diyorlar. Kimseye sevdirme çabaları yok. Bu da olması gereken bence.

Bu güne kadar hiç bir yerde isimleri ve bilgileri geçmemiş ama onlar hakkında çok kısa bilgi verecek olursak; ritim gitarda ve vokalde Alp, solo gitarda ise Uygar. İzmirli grubumuzun henüz albümü yok ve malesef bana albümün yakınlarda olduğunu belli eden bir şey de söylemediler. Güzel haber ise yeni bir kaç şarkıları olduğu ve  yakın zamanda sosyal medya hesapları üzerinden paylaşacak olmaları.

Veee geldik en sevdiğim bölüme… Elimden gelse buraya tüm şarkılarını eklerdim fakat hayat seçimler yapmaya zorluyor beni 🙂 ”Koyver Gitsin” ve ”Bana Gelmez” i buraya ekliyorum. Ama mutlaka ”Tek Parça”,”Sorma”,”Bilemedim” ve diğer tüm şarkılarını dinleyin. ‘Yandığı Kadar’ dinledikçe daha çok seveceğiniz gruplardan. Umarım siz de beğenirsiniz 🙂

KEŞFET

CROBOT

7 Kasım 2015 — yazar Turan Mustafa

crobot_pardondalmisim-960x640.jpg

Yeni eski… Bir çoğumuz zaman zaman günlük hayatımızda tükkettiğimiz her şeyin eskisine özlem duyarız. “Ah! Nerede o eski günler.” çok klasik bir cümledir ve birçok dilde hayat bulur fakat eskinin bitmediğini hep unuturuz. Eski olandan biz vazgeçiyoruz ve farkında değiliz. Bu yazıyı okuduktan sonra dinleyeceğiniz grup bu sorunu aşmış durumda ve bize de bu konuda yardımcı olabilir. Crobot…

Hani şu şarkısını binlerce çığlıkla birlikte söylerken yumruğunu sıkıp havaya kaldıran vokaller var ya, işte onu Crobot’un sahnesinde görmek mümkün. Şarkıları dinlerken “Bu adamlar çok eğleniyor be!” demeniz daha da mümkün çünkü Crobot çok eğleniyor. Bizim aradığımızın farkında olmadan özlemini duyduğumuz şeyin tadına varıyorlar diyebilirim. “Nerde o eski Rise Against The Machine’ler, Queen of The Stone Age’ler.” derken sizi “İşte buradayız.” diye ayağa kaldırcak bir grup olduklarından sizin de onlarla birlikte maziye gitmeniz kaçınılmaz.

Müziklerini çok uzun bir şekilde tanımlayan grubumuz, kısa bir tanım yapmayı da ihmal etmemişler; Dirty, Groove, Hard Rock demişler ama bence daha fazlası yaptıkları. Nasıl mı daha fazla? Okulun verdiği yoğunluğun ve insanın içini büzüştüren şu sınav haftalarında benim üzerimdeki tozu öyle bir aldılar ki onların müziğini birkaç kelimeyle tanımlamayı imkansız kılıyor bu durum. Günlük hayatın kaçınamadığımız stresinin üzerine o kadar iyi geliyorlar ki yeniden doğmuş gibi oluyorsunuz. Ben şu an tamamen yeniden doğdum mesela. Bütün sıkıntılarımdan arınmış şekilde Crobot dinliyorum. Enerjimi topladım ve artık daha iyi konsantrasyon sağlayabiliyorum. Crobot’un size yapacağı da tam olarak budur arkadaşlar. 

Kendileri hakkında ufak tarihsel bilgiler vermem gerekirse ilk EPlerini 2012 yılında yayınlamışlar ve ardından ilk albüm Something Supernatural da 2014 yılında ortaya çıkmış. O günden beri dünyanın her yerini turlayan şahane grubumuz umuyoruz ki çok yakında yepyeni bir albümle karşımız da olacak ki bu daha da bomba olacak. Daha fazla ‘yeni eski’ mükemmel olmaz mı? Yeni albüm çıkana kadar benim aşağıya bıraktıklarımla şimdilik idare edin. Yeni albüm gelince tekrar burada buluşalım olur mu? Şimdi size tünelin başını gösteriyorum ve Crobotun dünyasına aşağıdan devam edin. 

KEŞFET

UNKNOWN MORTAL ORCHESTRA

29 Ekim 2015 — yazar Turan Mustafa

20-unknown-mortal-orchestra.w1200.h630-960x504.jpg

Şimdi hakkında bir şeyler yazacağım grup hakkında öncelike bir uyarı yapmak istiyorum; çok havalılar dikkatli olun! Aranızda mutlaka tanıyanlar vardır, bu uyarımın farkında olanlar da vardır ancak bilmeyenler için; UMO, yani uzun uzun Unknown Mortal Orchestra, 2010 yılında biraz da rastlantısal olarak kurulan bir grup ve bir hikayesi var. Grubumuzun vokali Ruban Nielson, bir gün bandcamp hesabına “Ffunny Ffrends” isimli bir parça yükler ancak ne kendinden ne de şarkıyı yapanlardan edenlerden bahseder. Şarkı çok beğenilir ancak ortalıkta şarkını sahibi yoktur. O yıllarda insanlar deli gibi şarkıyı dinler ancak isimlerini bilmedikleri için şarkının sahiplerine Unknown Mortal Orchestra ismini yakıştırırlar ve hikaye başlar. 

2011 yılında çalışmalara hızla devam eden grup hemen ilk albümlerini yayınlarlar ve tabiki bu büyük bir başarı olur. İlk albüm ödüller alır, hatta vokalimiz de ödül alır. Bu arada ilk albüme kendi isimlerini veren grup sizin de anlayacağınız gibi hızlı bir başlangıç yapar ve hiç hız kaybetmeden ikinci albümlerini yayınlarlar. 2013 yılında “II” ismini verdikleri albümlerinin yayınlayan grup, bu albümle de Yeni Zellanda’daki birçok ödülü toplar ve ardından hemen bir turne yapıştırırlar. Bu arada grubun Yeni Zellanda’lı olduğunu da söylemiş oldum. UMO birçok yerden övgüler alarak yoluna devam eder ve düzenlediği turnelerle de birçok yeni hayrana ulaşırlar. Bütün dünyayı şarkılarıyla gezmekten dönen grup oturup üçüncü albümü de yapar ve adını da Multi-Love koyup albümü 2015 yılında yayınlar.

Size kısaca UMO’nun hikayesinden bahsettim ve sıra geldi bu adamların ne çaldığına ve nasıl çaldığına. Unknown Mortal Orchestra’nın müziğinin çekici tarafı şarkılarıyla bize hikayeler anlatıyor olması. Her şarkı ve hatta her video klip bir hikaye. İşin vurucu tarafı ise tamamen sakin ve yumuşak sesler. Vokalimizin sesi zaten adeta bir pamuk kıvamında ki bu da kulakları hiç yormuyor. Size yapacağı etkiyi şöyle anlatabilirim; UMO dinlerken farketmeden kafanızı salladığınızı, elinizin kolunuzun durmadığını farkedeceksiniz. Ritimler tam olarak mutlu dans ritimleri. Günlük hayatınız bir film olsa UMO’nun şarkıları, mutlu haberleri aldığınız dakikaların fon müziği olurdu. Zaten bir doz Multi-Love aldığınızda mutlu olmamanıza imkan yok. Aslında çok bunaldığınızda da açıp bir miktar OMU dinleyebilirsiniz. Mutlu eder.

Satırlarıma son verirken güzel de bir haber vereyim. Unknown Mortal Orchestra 16 Kasım’da Salon İKSV’de. Yani UMO hissini, gidip canlı canlı da yaşayabilirsiniz. Öncesinde de aşağıya bırakacağım UMO parçalarıyla 16 Kasım gecesine hazırlık yapabilirsiniz. Şimdiden size UMO ile mutluluklar diliyorum. Mutlu kalın…

KEŞFET

HEARTLESS BASTARDS

28 Ekim 2015 — yazar Turan Mustafa

heartless-bastards_pardondalmisim-960x539.jpg

Aslında kendime sakladığım ama sonra dayanamadığım ve sizinle de paylaşmak istediğim bir grupla tanıştıracağım sizi. Kendime sakladığım derken sadece burada yazmayacaktım yoksa siz de gayet gidip dinleyebilirsiniz. Ama dediğim gibi dayanamadım çünkü çok güzeller ve ben de onların hakkında bir şeyler yazmak istedim. İsimleri Heartless Bastards, çok sert bir şey beklediğinizi hissediyorum ama öyle değil merak etmeyin. Her şey gayet sakin ve country tadında ancak kendi ayakları üzerinde duran bir tarzları var.

Heartless Bastards 2003 yılında rock’n roll yolculuğuna başlamış dört güzel kişiden oluşan bir grup. Müzik yapmaya başladıkları yıllarda onlar da bir fırsatını bulmuş ve demolarını onlar için albüm yapabilecek insanlara dinletmişler. 2005 yılında ilk albümünü çıkartmış olan grup bir çok kadro değişikiği yaşamış. İşin başında sadece mekanlarda çalan grup kalitelerini ortaya koymuş ki şu an 5 albümleri var. Hatta 5. albümleri de bu yıl piyasaya çıktı; Restless Ones. Beş albüm çıkarmış olmak, insanların sizin 5 albümünüze para harcamış olmaları gerçekten kalite kanıtı bence. Çünkü bu albümlerin raflarda yerini bulması için para harcayan adamlar salak değil. Yani demek istediğim bir ya da iki neyse de 5. albüm şans değil, başarıdır. Heartless Bastards da başarılı bir grup bence.

Heartless Bastards arkadaşlarımızın müziğine gelecek olursak, bayılıdığım nokta kendilerine özgü olanı yakalamış olmaları. Evet, herkesin sahip oldukları noktalara, onlar da sahipler ancak bir Heartless Bastards parçasını, yüz kilometreden tanıyabilirsiniz. Vokalimiz Erika Wennerstrom’un sesi zaten eşi benzeri nadir olan bir ses. Ayrıca vokaller o kadar yoğun geliyor ki kulağa ve o kadar keskin ki çizgileri, her şey net ve anlamlı şarkılarda bu sayede. Şarkılarında country havası hakim ve bunun yanında işin içine rock müziğin tınıları da dahil olmuş ve vokallerle birlikte Heartless Bastards tarzı tam olarak oturmuş.

Peki, anladık albüm yapmışlar falan da ben bu adamları dinlersem bana ne hissettirecekler, diye soruyorsanız anltayım. Heartless Bastards, bence tam bir sonbahar grubu. Bulutlarla kaplı bir günde, biraz da yağmur olabilir, kendinizi havanın ağırlığında ağır hissetmek istiyorsanız kulaklarınıza Heartless Bastards doldurabilirsiniz. Ben özellikle bu hissi, Arrow albümünde hissediyorum. Ayrıca belirtmem gerekiyor ki kendileri hiç aceleleri olmayan bi grup. Kısaca Heartless Bastards dinlenecek durumu tarif etmem gerekirse; günlerden bir sonbahar günü ve havada bulutlar, sokaklar ıslak ve siz eve kapanmak istediniz ve kapandınız, perdeyi hafif aralayıp Heartless Bastards’a da birazcık ses verirseniz müzikten tam verim alabilirsiniz. Deneyin ve başarıyı görün. Tecrübeyle sabittir.

Evet işte Heartless Bastards da böyle bir grup işte, sonbaharınıza eşlik edebilecek bir grup. Henüz Türkiye’ye yolları düşmedi ancak heyecanla bekliyorum. Umarım bir sonbahar sürprizi olur ve Heartless Bastards, biz Türkiye’ye geliyoruz der. O gün hepinizi orda görmek istiyorum ki adamlara ayıp olmasın kalkıp gelecekler o kadar. Bu arada daha önce duymuşsanız da büyük ihtimalle ‘Only For You’ şarkısını duymuşsunuzdur. Ben yine de bugün size Only For You parçasını bırakacağım ve onun yanında da bir şeyler olacak. Siz önce benim de aşığı olduğum Arrow albümünü dinleyin yeni albüme sonra geçersiniz zaten. Eskiler eskimeden dinlemek lazım. Zaten yeterince kaçırdınız. Hadi dinleyin. Sevgilerle…

KEŞFET

AMANDA JENSSEN

23 Ekim 2015 — yazar Gözde Solak

amanda_jenssen_pardondalmisim.jpg

Galibiyet her zaman iyi bir şey değildir. Bazen kazanmak için ikinci olmak gerekir,tıpkı Amanda Jenssen gibi. 2007 yılında Idol yarışmasında 2.olan Amanda Jenssen harika sesiyle beni tam anlamıyla büyüledi.

Asıl adı Amanda Katarina Jenssen olan İsveçli güzel müzik kariyerine Oh Hollie Neverdays diye bir grupta vokal olarak başlamış. Ardından Amanda And The Papas diye bir grupta söylemiş. Daha sonra katıldığı Idol yarışmasında hayatı tamamen değişmiş. Yarışmada 2.olduktan hemen sonra albüm anlaşmasını duyuran Amanda Jenssen’ın ilk singleı ”Do You Love Me” adlı şarkı olmuş.

 Sesindeki tınılara tonlamalara hayran olduğum Jenssen’ın müziğini hissederek, yaşayarak yaptığına inanıyorum. 7 Mayıs 2008’de çıkardığı  ”Killing My Darlings” adlı ilk albümü İsveç’te uzun süre müzik listelerinin ilk sıralarında yer almış. Bu başarısının da bahsettiğim ‘hissederek söylemek’ ile alakalı olduğunu düşünüyorum.

Bu mükemmel sesin herkes tarafından sevilmesi uzun sürmemiş, ilk albümünün ardından bir yaz turnesine çıkan Amanda o kadar sevilmiş ki dönüşte bir çok ödül almış. İkinci albümü ” Happyland” 2009 yılında çıkmış ve albümün adını taşıyan ”Happyland” şarkısı Swatch reklamında kullanılmış. Aynı zamanda bir çok şarkısını televizyon dizilerinde görmek de mümkün.

Happyland’ın ardından 2012 yılında gelen Hymns For The Haunted ve son olarak ”Sånger från ön” adlı İsveçce albümü 2015 yılında hayranlarıyla buluşmuş. Böylece başarılarla dolu müzik kariyeri ve muhteşem sesiyle şarkı söylemeyi hiç bırakmamasını dilediğim isimler arasında yerini aldı Amanda Jenssen.

Bir sürü albümler ve şarkı isimleri saydım. Diyeceksiniz ki ”Bu güzel sesi dinlemeye nereden başlamalı?”. Her zamanki gibi cevabım hazır. Ben Amanda Jenssen’ı  ”Happylan” ile tanıdım ama ”Dry My Soul” ile sevdim. O yüzden ikisini de aşağıya bırakıyor ve kararı size bırakıyorum…

KEŞFET

MOK

20 Ekim 2015 — yazar Turan Mustafa

mok_pardondalmisim-960x639.jpg

Şu sıralar yoğun şekilde İngiltere civarlarındayım ve nedenini kesinlikle bilmiyorum. Daha önce de sizlere İngiliz asaletini çok sevdiğimi ve işin içinde İngiliz parmağı olduğunda kalitenin doğal bir şey olduğunu söylemiştim. Şimdi size bahsedeceğim grupta da aynı şey olmuş. Arkadaşlar yeni şeyler denemişler ve başarmışlar. İngiltere’nin bol yağmurlarından gelen bir bereketmidir nedir bilemedim ama böyle bir gerçek var ki İngiltere kalitenin Dünya’daki nadir beşiklerinden bir tanesi. En azından ben böyle düşünüyorum ve tartışmak isteyenlerle bunun nedenini uzun uzun konuşabiliriz. Her şey bi tarafa, şimdi MOK zaman.

MOK, İngiltere’den dünyaya açılmaya hazırlanan yepyeni bir çiçek. Bu mükemmel karışımı çok heyecanlanmadan anlatmaya çalışıyorum ancak yazı yazarken hakkında yazdığım grupları dinlediğim için ve MOK da içinde heyecanı fazlasıyla barındırdığı için bu biraz zorlaşıyor. MOK Brighton’dan çıkıp gelen ve üç yıldır eşeleyerek kendi yolunu hazırlayan inanılmaz bir grup. Yarattıkları enerji ve kendilerine özgü müziği müthiş bir kaliteyle buluşmuş. Alınan sonuçlara bakılırsa üç yıl aslında çok da uzun bir süre değil çünkü ortada patlamaya hazır bir bomba var. Yarattıkları etkiyle üç yıldır bir çok festivalde boy gösteren grup, sahne performanslarıyla da kendilerinden çokça söz ettirdi. Tabi, duyduysanız. 

Hip-hop müziğinin gitarlarla ve pop vokallerle buluştuğu yer olan MOK, aslında çok zıt kutuplarmış gibi görünen bu iki köşeyi birbirine çok güzel yaklaştırmış. Klasik pop vokalleriyle Grace, nakaratlara attığı imzasıyla dinler dinlemez dilinize takılacak zaten. Hip-hop vokallerdeyse kendi tarzını çoktan oturtmuş olan Lee, sizi tam bir serseriye dönüştürecek, söz. MOK hakkında her şey çok güzel ama parçlarda şöyle bir dengesizlik var ki o da şu; nakaratlar inanılmaz güzel ve bu da bütün parçanın önüne geçebiliyor zaman zaman. Bu iyi gibi görünse de bazen sıkıcı bir durum olabiliyor çünkü siz şarkıyı nakaratı için dinlerken diğer kısımlar sizi biraz itebiliyor bu da nakarat aşkından tabi. Bunu yanında şöyle de bir avantaj var ki bu MOK’un sahip olduğu bir avantaj, çok enejik. Şarkıları dinlerken ister istemez ritim tutacaksınız, hemen açıp sözlere bakacaksınız. Bundan eminim.

Sahne aldıkları onca festival ardından grup artık bütün şarkıları bir araya toparlamaya karar vemişler ki yani yeni albüm yolda. Şimdilik bu güne kadar yayınladıkları singlelarla idare etmek zorunda kalsak da albüm çıktığında daha fazlasına sahip olacağımız düşüncesi bile yeterli gibi geliyor. İnanıyorum ki dinledikten sonra siz de bana fazlasıyla hak vereceksiniz çünkü MOK çok eğlenceli. Sıra dinlemeye geldiğin de ise sizi iki şarkıyla baş başa bırakacağım, gerisi size kalmış. İlk şarkı, size bahsettiğim enerjiyi fazlasıyla hissettirecek. İkinci şarkı ile birlikte ise MOK artık playlistlerinize girmiş olacak. Şimdiden yeni hayranlığınız hayırlı olsun. Sevgilerle… 

KEŞFET

ATLAS

18 Ekim 2015 — yazar Gözde Solak

Atlas.png

Hayatta herkesin yarım kalmış bir şeyleri vardır. Yarım kalmış sözler, aşklar, hayatlar, hırslar, işler… Bazen çok geç olmadan tamamlama şansı buluruz, bu yarım kalmışları. Bazen de korkarız tamamlamaya “çok geç artık” diyerek. Size yarım kalmış müziklerini hiç korkmadan tamamlamaya çalışan 5 cesur adamdan bahsedeceğim. Yıllar sonra küllerinden doğan müzikleriyle; Atlas.

Öncelikle size grup üyelerini tanıtmalıyım. Vokalde Tuna Kiremitçi (evet evet bildiğiniz yazar, şair olan), gitarda Burak Aldinç, bas gitarda Can Yalım, tuşlu çalgılarda Selim Öztunç ve davulda Hasan Köseoğlu. Kırklı yaşlarına, ailelerine, çocuklarına ve işlerine rağmen yıllar sonra müzik için bir araya geldiler. 2013 yılında çıkan ‘Selam Yabancı’ albümleriyle başladı Atlas’ın yolculuğu. Peki Atlas’tan önce neler oldu?

Aslında ilkokuldan beri tanışan ve o zamanlar da müzik yapan bir arkadaş grubu onlar. Tabi müzikleri daha sert, hard rock ve metal seviyorlar. Tuna Kiremitçi’yi hepimiz yazar ve senarist yönleriyle tanısak da o ilk olarak müziğe gönül vermiş. Liseden itibaren Skandal ve Kumdan Kaleler olmak üzere iki grupta yer almış. Ama kendini Atlas’ta bulduğunu söylüyor.

Gelelim benim onlarla tanışma hikayeme. Twitterda gördüğüm “Küçük bir sonbahar şarkısı yaptık.” tweeti beni hemen ‘Bu Kaçıncı Sonbahar’ şarkısına götürdü ve dinlemeye başladığım andan itibaren şarkının etkisinden kurtulamadım. Kimdir bu Atlas nerden çıktı dedim. Klip kaliteli, ses çok iyi, şarkı zaten beni benden aldı. Peki, neredeydiler bugüne kadar. Herkesin bildiği bir şeyi yeni öğreniyormuşum gibi hissettim ve hemen araştırmaya koyuldum. Grubun hikayesini ve vokalinin Tuna Kiremitçi olduğunu öğrenince merakım daha da arttı. Mutlaka yazmalıyım bilmeyen kalmamalı hissiyle işte buradayım.

İlk albümleri Selam Yabancı’yla üzerlerindeki ölü toprağı atıp yeni EP’leri ‘Bir Uyumsuz Bulut’ ile bir sonraki albümlerine hazırlanıyorlar. Her ne kadar onları yeni şarkıları ‘Bu Kaçıncı Sohbahar’ ile tanımış olsam da ‘Selam Yabancı’ albümündeki Aylin Aslım ile düet yaptıkları ‘Canavar’ ve ‘Tabanca’ çoktan favorilerim arasında yerini aldı. Ayrıca coverladıkları ve Müslüm Gürses ile tanıdığımız ‘Affet’ şarkısının sözleri de Tuna Kiremitçi’ye ait.

  Evet çok konuştum ama daha onlarla ilgili anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki. Yıllar sonra müzik tutkusuyla bir araya gelmeleri, bir evin garajında toplanıp ‘hadi müzik yapalım’ demeleri beni en çok etkileyen şey oldu. Tabi ‘Bu Kaçıncı Sonbahar’ şarkısını ilk dinleyişim ve kimin yazdığına dikkat etmeyip direk ‘Küçük bir sonbahar şarkısı yaptık’ cümlesinin büyüsüne kapılmam da beni etkileyen ve Tuna Kiremitçi’nin bu grubun vokali olduğunu çok sonra farketmemdeki en büyük etken. Kısacası ben onları çok sevdim. Etrafımızın sıradan pop şarkılarıyla dolduğu şu günlerde, yüzümüzü güldürecek Atlas’ı siz de sevin. Aşağıya tabi ki ‘Bu Kaçıncı Sonbahar’ı bırakıyorum. Bir de ne kadar genç ruhlu bir grup olduklarını görün diye albüm teaserları da izlemeniz için aşağıda olacak. Hadi dinleyelim. Onların tabiriyle “Parti daha yeni başlıyor!”…

 

KEŞFET

SUZERAIN

15 Ekim 2015 — yazar Turan Mustafa

suzerain_pardondalmisim-960x640.png

Suzerain… Kendine özgü herhangi bir şeye sahip herhangi birisiyle ya da bir şeyle karşılaştığım zaman nedense çok seviniyorum. Çok zeki bir insanla tanıştığımda mutlu oluyorum. Yaratıcı bir işle karşılaştığım zaman heyecanlanıyorum. Bütün bunların hepsi bir taraftan da beni hırslandıran durumlar oluyor bütün hayatım boyunca. Suzerain de aynı duyguları yaşattı bana. Beni besleyen tarafları ise yaratıcı ve zekice olmaları. Bu blogu yazmaya başladığımdan beri de Suzerain gibi gruplar beni hep ayakta tutan kısmı oldu bu işin.

Suzerain yıllardır bu civarda ancak ben onları ‘Good Day’ isimli EPleri ile tanıdım. Ve şimdi de yeni albümleri’Identity’i sabırla bekliyorum. Identity için 2 yıldır çalışan grup ince eleyip sık dokuyor, en iyisini bizimle paylaşmak için tabiki. Kesik gitarlar ve fuzzy basslarla gayet minimal ancak kulaklara yoğun yoğun dolan bir tarza sahip Suzerain, gelecek yılların alternatif krallarından birisi olacak, inanıyorum. Yaptıkları müzik her ne kadar elektronik dursa da işin içinde rock ezgileri kaliteli bir şekilde mevcut. Bütün bunlar kendilerine kaliteli bir ağır başlılık sağlamış ki zaten albüm için iki yıllarını ayırmaları, aceleye yer vermemelerinden belli ne kadar dikkatli oldukları. Suzerain dinlerken dokunuşların, dokunuşlar derken bütün notaların ne kadar bilinçli olduğunu duyacaksınız.

Londra’nın göbeğinden çıkıp gelen grup haliyle İngiltere’nin asil havasını da taşıyor ritimlerinde. İşin içinde İngiliz parmağı olması zaten mevzuyu kaliteli yapıyor ki bu benim görüşüm. Henüz İngiltere’den çıkmış rezil bir iş görmedim zaten. Suzerain’i özetlemem gerekirse, kendi seslerini yaratmayı gerçekten başlamışlar çünkü bu saatten sonra bir Suzerain şarkısını gözüm kapalı tanıyabilecek durumdayım çünkü kendilerine özgü yaptıkları her şey ki biz de bunu arıyoruz zaten. Yeni albümleri Identity’den çok umutluyum ve artık bu albümle patlayıp giderler heralde.

Kısa tutmak gerekirse Suzerain taş gibi gelen bir alternatif. Yakında çıkacak Identity albümleriyle de artık sabırlarının meyvesini almak istiyorlar ve ben de kendilerine çok güveniyorum. Yeni albümden sonra muhtemelen şarkılarını birçok filmde ve dizide de duyuyor olacağız ki bütün İngiliz gruplar bu yoldan geçiyorlar. Çünkü şarkılar her zaman filmatik bir havaya sahip oluyor ki Suzerain de bunu sağlamış şarkılarında, dinleyince göreceksiniz. Sadece müziğiyle değil şarkı sözleri de birer bölüm gibi.

Ve geldik işin en eğlenceli kısmına yani sizi ilk şarkılarla tanıştırdığım kısıma. Burada sizinle hangi şarkıları paylaşacağım konusunda ilk başta çok kararsız kaldım ancak sonradan kesinleştirebildim. Sizi şarkıya boğmak istiyorum ancak boğmayacağım kendiniz arayın buyulun dinleyin ben size kuyunun başını 2 şarkıyla gösteriyorum. Lütfen, şarkıları da verdiğim sırayla dinleyin ve acele etmeyin çünkü Suzerain, kendilerinin de gösterdiği gibi aceleye gelmez.

KEŞFET

DOROTHY

13 Ekim 2015 — yazar Gözde Solak

dorothy-band-photo-960x640.jpg

Üç erkek ve bir kadın müzik için bir araya gelirse neler olur? ‘’ sorusuna cevap olarak doğmuş muhteşem bir grup; Dorothy. İsmini grubun vokali ve bence olmazsa olmazı olan Dorothy Martin’den almış. Her grupta vokal çok önemlidir ama Dorothy’de bu bir tık daha fazla. Dorothy Martin, grubu hem ses hem görüntü anlamında fazlasıyla yukarılara taşıyor bence. İzlerken böyle bir görüntüden nasıl böyle bir ses çıkar diye düşündürmedi değil. Çünkü Dorothy Martin tam anlamıyla Victoria’s Secret defilesinden fırlamış gibi. Bir melek nasıl bu kadar agresif ve canlı şarkılar söyleyebilir ki?

Dorothy 2014 yılında Los Angeles’ta kurulmuş çok taze bir grup. 2013’te Dorothy Martin, Mark Jackson ve onun prodüksiyon ortağı Lan Scott ile tanışır ve bir grup kurmayı planlarlar. Daha sonrasında bass için Gregg Cash ve davul için Zac Morris gruba davet edilir. Grubun adını taşıyan 3 şarkılık bir EP’leri var. Hatta Wicked Ones adlı şarkı Levi’s reklamında kullanılmış. Grubun adını duyuran tek şey bu değil elbette. Grup, Rolling Stone’un yayınladığı ‘2014 Kasım Ayının Bilinmesi Gereken 10  Müzik Grubu’ listesinde yer almış ve 2014 yılının en iyi 50 yeni sanatçı/grup listesinde 14.sırada yer bulmuş.

Beni gruba çeken en önemli etken ise kesinlikle Dorothy’nin güçlü sesi ve şarkıların sert ama canlı ritimleri. Her şarkıları başlar başlamaz enerjinizi yerinize getirip duygularınızı canlandırabilecek güçte. Harekete geçiren enerji dolu şarkılar kesinlikle onların tarzı.

Tavsiye kısmına gelecek olursak grubun EP’lerindeki 3 şarkı (After Midnight, Wild Fire, Wicked Ones) dışında iki şarkıları daha bulunuyor. Bunlar Raise Hell ve Gun In My Hand. Bence Wicked Ones ile başlayın Dorothy serüveninize. After Midnight ve Gun In My Hand ile devam ederseniz tadından yenmez. Afiyet olsun efenim.

 

KEŞFET

IN HOODIES

2 Ekim 2015 — yazar Turan Mustafa

in_hoodies_pardondalmisim.jpg

Yine bir gurur tablosuyla karşı karşıyayız. Yine içimizden birisi oturmuş, çalışmış, emek vermiş, kendini göstermiş ve kalite insanlarla tanışmış. Şimdi ise kendisi bu emeğinin meyvelerini topluyor ve bize de bu meyvelerle gururlanmak kalıyor. Size In Hoodies’ten bahsetmek istiyorum. 

In Hoodies aslında çok eskiden beri müzik yapan bir arkadaşımız. Ama biz onu artık yeni sesiyle yeni şarkılarıyla tanıyacağız. In Hoodies bir süredir İngiltere’de bizim için güzel şarkılar hazırlamakla meşguldü ve artık sonuçlar yavaş yavaş gelmeye başladı. Bu zaman dilimi içerisinde kendisi Rolling Stones, U2 gibi gruplarla çalışmış Chris Potter’la beraber yeni şarkılar için kafa patlatıyordu. Albüm için çalışan diğer iki isimse Grammy ödüllü Ian Cooper ve John Davis ki birazcık araştırma yaparsanız “ulan vay be!” diyeceğinizden eminim.

İsimlere takılmış detayları bırakıp da In Hoodies’in müziğinden bahsetmek istiyorum ben. In Hoodies’i kendisiyle tanıştığımdan beri dinliyorum. Albümden çıkan ilk single ‘She Got Cauht’ ile baş başayım uzun zamandır ve size benim için nasıl bir şarkı olduğunu şöyle anlatayım. Günlük rutinin içinde kaybolmuş ve her şeye koyacak bir yer ararken buluyorum kendimi bazen ve bir de bakıyorum ki duygularımı unutmuşum. İşte tam o sırada In Hoodies yardımıma koşuyor ve bir doz She Got Caught alıyorum, her şey yolunda. 

Şarkılar tam film soundtrackleri tadında ve dinlerken gözünüzün önüne sarılan çiftler falan geliyor. Dokunuşlar o kadar hafif ki evin içinde bembeyaz bulutlar dolaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Yani en azından ben öyle hissediyorum. Şüphesiz ki işin içinde Avrupa parmağı olduğu çok açık çünkü acemiliğe hiç yer bırakılmamış şarkılarda. Her şey tadında ve dozajında, hiçbir acele yok. In Hoodies dinlemeye ilk başladığınızda evet bu adam bana bu duyguyu hissettirecek diyosunuz ve sizi alıp o duyguyla güzelce bir yoğuruyor kendisi.

Ben In Hoodies’i çok beğendim, çok sevdim. pardondalmışım sayesinde ister istemez tonlarca şarkı, tonlarca ses dinliyorum her gün ve In Hoodies o şarkıların, seslerin arasından sıyrılıp bana bu satırları yazdırmayı başarabildi. Satırlarıma son verirken ben, In Hoodies’e teşekkür etmek istiyorum, bize bu şarkıları verdiği için. Size de diyorum ki hadi dinlemeyin de pişmanlıktan kendinizi duvarlara vurun sonra sağda solda rastladığınızda. In Hoodies listelerinizde yerini almaya geldi. Burdan buyrun.

KEŞFET

THE WHITE BUFFALO

26 Eylül 2015 — yazar Turan Mustafa

the-white-960x545.jpg

Şimdi size anlatacağım adam, ne etten ne de kemikten oluşuyor. Kendisi hücresi hücresine sesten oluşmuş bir insan. Şarkılarını dinlerken hele bir de kulağınızda kulaklık varken kendinizi, adamın gırtlağındaymış gibi hissediyorsunuz. Hayatımda duyduğum en güçlü, en tok, en oturaklı, en çatallı seslerden bir tanesi. Kendisi Amerikan müziğini yüceltmek için doğmuş bir adam ve dahası. Övmeye birazcık ara verip kendisi hakkında sizinle biraz bilgi paylaşıp sonrasında övmeye devam edeceğim.

Jake Smith yani The White Buffalo’yu Sons Of Anarchy’den keşfeden bir abim sayesinde haftalardır dinliyorum. Kendisinin mükemmel sesini dinlediğim haftalar boyunca da onu merak ederek çıldırdım ancak hakkında açıp tek bir kelime bile okumadım çünkü sesini henüz tam olarak hazmedememiştim. Böyle bir ses sindirilemez çünkü inanılmaz bir şey. Daha sonrasında oturup araştırmalarıma başladım ancak malesef ben giydiği donun rengini bile öğrenmek isterken hakkında çok da bir şey bulabildim diyemem. Evet, albümlerinin isimlerini falan biliyorum ama böyle bir sese sahip bir insanın ne yiyip içtiğini öğrenmem lazım benim. Çünkü bu sesle nasıl bir albüm yaparsan yap güzel olur zaten. Sen sesi nasıl yaptın onu söyle. 

The White Buffalo herkesin bir grup sandığı ama besteci ve söz yazarı olan Jake Smith’in kendisi. The White Buffalo, Smith’in lakabı ve sahne ismi. Kendisi ilk albümü 2002 yılında çıkarmış. Ve merak etmeyin bol bol albümü ve EPsi var yani doya doya dinleyebilirsiniz. Kendisi son albümü ‘Love & The Death of Damnation’ ı da bu yıl yayınladı. Tabi ki turlarına devam ediyor ancak Türkiye’ye uğrar mı diye bakınca şimdilik hüsran.

Buffalo, bu kadar mükemmel müzik yapmasına rağmen hakettiği değeri bulamamış bir ustamız bence ancak Sons of Anarchy’de kullanılan şarkıları sayesinde biraz üne kavuşmuş çok şükür. Üstüne basarak söylüyorum ki The White Buffalo hakkında yorum yapmak falan benim haddime değil çünkü adam mükemmel. Ses, resmen göklerden inmişte gelmiş dolayısıyla albümler, şarkılar, performanslar falan ben ne anlatsam boş. Dinleyince zaten dizlerinizin bağı çözülecek kesinlikle.

Artık ben aradan çekilip sizi bu mükemmel (mükemmel sönük kalıyor bundan daha iyi bir sıfat varsa bana bildirin) sesle baş başa bırakıyorum. Kendisi dünyadaki en iyi The House of The Rising Sun yorumlarından birisine sahip. Ben aşağıya bol bol bırakıyorum, dinleyin dinleyebildiğiniz kadar. Sağlıcakla!

Twitter: @blancobuffalo

KEŞFET

MISS LI

13 Eylül 2015 — yazar Gözde Solak

miss-li-960x879.jpg

Uzun zamandır yazı yazmamış olmanın verdiği cesaretle bu yazıma kafanızı şişirerek başlamak istiyorum. Hayatta iyi şeyler olduğu gibi kötü şeylerin de olduğunu hatırlatan rüzgarların yüzümüze tokat gibi çarptığı şu günlerde istediğim tek şey zamanın çabuk geçmesi. Belli ki mutluluk yolunda biraz zorlanmak gerek. İşte o zor zamanlar geçsin bitsin, herkes mutlu olduğu hayata dönsün istiyorum. Evet fazlaca hayalperestim ama müzik dinlerken her şey mümkünmüş gibi gelmiyor mu size de?

Şimdi size bana bunları yazdıran beni hayalperest yapan kadını anlatacağım; Miss Li. Belki çoğunuz tanıyorsunuz onu, bazı şarkıları kulağınıza çalındı bir yerden. Benim onu anlatma amacım, bilmeyen kimse kalmasın diye.

Asıl adı Linda Carlsson olan Miss Li 2006 yılının sıradan bir gecesinde uyku tutmuyor diye hayal kurmaya başlar. Bir piyano almayı ve şarkı yazmaya başlamayı düşünmektedir. Fakat küçük bir sorun vardır, Linda piyano çalmayı bilmiyordur. Sonra hiçbir olumsuzluğun onu durdurmaması için kendi kendine söz verir ve  sabah olduğunda hemen bir piyano alır. Evinde Miss Li adıyla şarkılar yazmaya başlar. Biz hayal kurmayı mı bilmiyoruz acaba kadın bir sonraki gün kavuşmuş hayaline.

Birkaç ay sonra Linda, Naitonal isimli kayıt şirketiyle bağlantıya geçer ve 2006 yılında ilk albümü “Late Night Heartbroken Blues”u yayınlar. Hızını alamayan ve ilk albümün ilhamına kapılan Linda, aynı yıl iki albüm daha yayınlar (God Put a Rainbow in the Sky ve Songs of a Rag Roll). Ayrıca Sonny Boy Gustafsson adındaki mükemmel prodüktörünü de bulan Linda, kendine has tarzıyla büyük bir konser turuna çıkar. Ayrıca Lars Winnerback ile düet yapan sarkıcı bu şarkıyla İsveç müzik listelerinin en üst sıralarında kalmayı başarır.

Hani size belki tanıyorsunuzdur, şarkılarını duymuşsunuzdur demiştim ya, onun sebebini de hemen açıklayayım. Miss Li’nin birçok şarkısı dizi, film ve reklamlarda kullanılmıştır. Grey’s Anatomy, Desperate Housewifes ve Weeds gibi dizilerin yanı sıra Bourgeois Shangri-La şarkısı Apple Ipod Nano’nun dünya çapındaki reklamında kullanılmış ve aynı yıl Japonya’da iTunes oylarıyla yılın pop şarkısı seçilmiştir. Volvo’nun bir reklamında görülen Oh Boy şarkısı ise bu reklamla dünya çapında popüler olmuştur. ‘Oh Boy’ şarkısı da en sevdiklerimdendir.

Ama beni Miss Li’ye bağlayan asıl şarkısı ne reklam müzikleri ne dizilerde kullanılan ne de en çok dinlenilen şarkısı. Nedendir bilinmez ben “Forever Drunk” şarkısına tav oldum. Tabi ki size de ilk tavsiyem o olacak. Ayrıca en çok dinlenilen My Heart Goes Boom, Is This the End, Stupid Girl, True Love Stalker ve diğer tüm şarkıları tavsiyemdir. Önceliklilerimi aşağıya bırakıyorum. Sizi de hayalperest yapsın, hadi dinleyelim!

Twıtter : @MissLiOfficial

KEŞFET

NUUX

2 Eylül 2015 — yazar Turan Mustafa

nuux.png

Etkilendim ve direk buraya geldim. Gururlandım. Hayran kaldım. Bir haftadır bu adamları dinliyorum ve bu işin Türkiye’den çıktığına inanmaya çalışıyorum. Amatör bir kayıt, amatör iki genç ama kulaklara bırakılan inanılmaz bir etki. Nuux, tamamen içimizden ve tamamen bizden. Evet dil İngilizce olabilir ama kalite, kalite, kalite… Şuraya bir yere yazıyorum bu adamları ilerde çok duyacaksınız. 

Nuux, iki kuzen Cem ve Çağdaş Kahya’nın Bursa’da kurduğu bir indie müzik grubu. Henüz bir albümleri yok. Ama Youtube’ta ilk yayınladıkları parçaları Hey Mister gelecek herhangi bir albümün ne kadar da kaliteli ve Türkiye standartlarının üstünde olacağını gösteriyor bizlere. Grubumuzun vokali Cem Kahya aynı zamanda trompetiyle de eşlik ediyor şarkılara. Gitaristimiz Çağdaş Kahya ise gayet sakin ve hoş notaların aralarında dolaşan gitar ritimleriyle şarkıların temelini inşa ediyor. Nuux’a son olarak davulda Nehir Berke Kaya katılıyor ve mükemmel üçgeni tamamlıyor bence. 

Şimdi altını çizerek ve üstüne basa basa size şunu söylemek istiyorum. Nuux’u dinlerken öncelikle kaydın kalitesini es geçin çünkü Cem ve Çağdaş şarkılarını kendileri kaydediyor. Günümüzün işe yaramaz pop sanatçıları gibi tonlarca ekipman imkanına henüz sahip değiller. İkinci aşamada da şuna bakın ki işin özünü anlayın; Bu adamlar üretiyor! Türkiye’de ne kadar nadir bir şey bilemezsiniz. Ve son olarak da şarkılar gerçekten kaliteli ve bir el atıldığında Dünya standartlarında bir işe dönüşebilecek bir ürün var ortada.

Ben tamamen kişisel olarak Nuux’a kefilim. Daha fazlasını ve daha iyisini yapacaklarına herkesle de iddiaya girebilirim. Nuux ilk adımını attı ve şimdi sıra bizde. Hadi hep beraber Nuux hayranı olalım. Yeni ‘Nuuxer’lar olalım 🙂 Şaka bir yana dinleyin ve dinlettirin. Saygılar, sevgiler…

Twıtter: @NuuxOfficial

KEŞFET

ALLIE X

28 Ağustos 2015 — yazar Merve Yıldız

Allie-X-Collxtion1.jpg

Uzun zamandır beni bu kadar heyecanlandıran bir şey olmamıştı. Kısa bir süre önce Youtube’da dolanırken yanlış bir tıklama ile keşfettiğim Allie X güzel tesadüflerin varlığına inandırdı beni. Ablalarım sayesinde müziğin nostoljisine de hakim olabildim. Geçmişten günümüze doğru geldiğimizde oluşan değişimi görebiliyorum. Artık maddi olanağa sahip herkesin karşımıza çıkıp sözde müzik yapabildiğini de görüyoruz hepimiz. Maddiyat her zaman geçerli  bir etkendi kabul edebiliriz fakat yine de bir süzgeçten geçiliriliyordu sanırım.  Her neyse günümüz müzik sektörünü yermeyi bırakıp aslına birçok güzelliği de beraberinde getirdiğini ispatlamak adına  Allie X’e dönüyorum. Sesiyle, müziğiyle, videolarıyla ve konser performanslarıyla beni her açıdan etkilemeyi başarmıştı. Kim olduğunu irdelemeden geçemezdim…

Asıl ismi Alexandra Ashley Hughes, kendisiyle ilgili bilgi paylaşmak konusunda çok rahat değil aslında. Catch video klibinde tüm yüzü görünse de suratını çoğu zaman gizlemeyi tercih ediyor. The star gazetesiyle yaptığı bir ropörtajda devamlı olarak sakin kalmakta ve karar vermekte zorlandığını açıklayan sanatçının ismindeki X harfi , cebirdeki x harfini, yani bilinmezi temsil ediyor. Lisedeyken bir sanat akademisinde klasik piyano ve şan dersleri alan Allie X, Sheridan üniversitesinde sahne sanatları bölümünden mezun olmuş.

Allie X bana Björk’ü anımsatmıştı ilk başta ama özgünlüğünü koruduğunu düşünüyorum. Catch tüm şarkılarıyla dinlemeye değer bir albüm olmuş. En favorim olan şarkı ise Sanctuary oldu. Yaratıcı video kliplerini izlemeden geçmemenizi öneriyor ve keyifli günler diliyorum.

KEŞFET

FJOKRA

20 Ağustos 2015 — yazar Gözde Solak

fjokra-960x756.jpg

Toplanın toplanın. Yine beni çok heyecanlandıran birkaç şarkının ardından yazımı yazmaya başlamış bulunmaktayım. Az sonra anlatacaklarım eğlenmeyi seven ve farklı tarzlara açık olan müzikseverlere gelsin. Dublin’de başlayıp Manchester’a  uzanan ve Londra’ da devam eden bir hikaye. Kahramanı ise Fjokra.

Müzikleri ise birçok elektronik müzik türünün harmanlanmış hali olarak tanımlansa da beni her şarkılarında farklı türlerde hissetmeye zorluyorlar. Bazı yerlerde oldukça hızlanıp sonra yavaşlayan müzikleri ve geçişlerin uyumu şarkıların ne kadar iyi olduğunun göstergesi zaten.

Onları bir kalıba sığdırmak çok zor. Müziklerini tanımlamak gibi bir gaflete düşmeyeceğim. Onlar kesinlikle ‘beklenmedik müzik’ yapıyorlar. Bazı şarkılarında kendinizi aksiyon filminin en heyecanlı sahnesindeymiş gibi, bazı şarkılarında ise bir müzikalde hissedebilirsiniz. Hatta bazı şarkıların bazı bölümlerinde metal türünün sertliğini duyabilirsiniz.

Thoughtsteps” adındaki EP’leri 2014 yılında çıkmış. Benim içlerinden en sevdiklerim ise “Get Amongst It”, “Infinite Loops” ve “Old Time Nook”. Bu üçünü mutlaka ama mutlaka dinledikten sonra diğer tüm şarkılarına kulak vermeyi unutmayın. Her şarkısında farklılaşmayı başaran Fjokya’nın sizi hangi şarkıda etkileyeceğini hiç birimiz bilemeyiz…

Twıtter : @Fjokra

KEŞFET

SALT ASHES

13 Ağustos 2015 — yazar Merve Yıldız

salt-ashes-960x540.jpg

Son zamanlarda elektronik-pop müziğe meyletmem farkediyorum ki paylaşımlarıma da yansımış durumda.  Zaten bu yaz sıcağında hüzünlenmek yerine eğlenmeyi amaçlamalıyız bunun için de elektronik-pop en ideali oluyor benim için.

Bu tarzda etkileyici olan ensturmanların koalisyonu sanırım çünkü dinlerken odaklandığım nokta her zaman sound oldu. Salt Ashes da sound konusunda beni çok etkilemişti.

Derin, soğuk ve karanlık içinde bir ışık, vokal Vegia Sanchez. Kesinlikle çok yetenekli. Çok sevdiğim bir şekilde tabir edeceğim, Vegia sesiyle sörf yapıyor. Bu da tüm şarkı boyunca odağınızı ondan ayırmanızı engelliyor.

Keyfim yerine gelsin düşüncesiyle dinleyebileceğiniz bir isim Salt Ashes. Özellikle Raided şarkısını dans etmeden dinlemekte zorluk çekeceksiniz.

KEŞFET

FLAGSHIP

12 Ağustos 2015 — yazar Turan Mustafa

flagship-960x533.jpg

Yazdığımız blog dolayısıyla ve zaten ilgi alanım dolayısıyla her gün o kadar sanatçı dinliyorum ki artık etkilenmek gittikçe zorlaşıyor benim için. Aslında bu siz okurlar için iyi çünkü size en iyilerini sunma çabamız her geçen gün daha da gelişiyor. Bundan emin olabilirsiniz. Şimdi sizi Amerikalı bir rock grubu ile tanıştıracağım. Aslında bir duo da diyebiliriz çünkü grup iki kişilik. Ben de nedense genelde iki kişilik grupları beğeniyorum. Demek ki çok kafadan çıkan ses gerçekten iyi olmuyor. 🙂

Flagship, 2011 yılında Amerika’da kurulmuş vokal ve gitarda Drake Margolnick davulda Michael Finster’dan oluşan bir grup. Grup hakkında en başta söylemem gereken şey şu ki vokalimizin sesi gerçekten çok güçlü ve bu da onu etkileyici kılıyor. Evet güçlü olmayıp etkileyici olan sesler de var. Güçlü ses bambaşka bir şey mesela Adele gibi. Grubun ilk EPleri Blackbush ismini taşıyor ve 2012 yılında yayınlanmış. Eğer bir gün kendileriyle karşılaşırsam bu ismi kendilerine soracağım. Daha sonrasında 2013 yılında ilk stüdyo albümlerini yayınlayan Flagship albüme kendi isimlerini veriyorlar. Aslında benim için Flagship bu albümle başladı çünkü albümün açılış parçası “Are You Calling” bana tam manasıyla ateş etti.

Are You Calling parçasına çektikleri klipten de size uzun uzun bahsetmek isterdim ama okuyacağınızdan şüpheliyim o yüzden kısa kesiyorum; Süper olmuş. Klibin sonunda çok samimi bir hareket var ve orayı izledikten sonra “Ben servetimi bu adamlara yatırsam da daha çok mu müzik yapıp klip çekseler.” diye soruyorsunuz kendinize. Ayrıca bol bol da klip çekiyorlar merak etmeyin.

Sona yaklaşırken şunu tahmin etmişsinizdir ki bu çocuk bize ilk olarak Are You Calling şarkısını dinletecek. Evet öyle yapacağım. Israrcı tavsiye; şarkıyı dinlerken zıplayın ve dans edin.

Twitter: @FlagshipOffcl

KEŞFET

KOMiK GÜNLER

8 Ağustos 2015 — yazar Gözde Solak

komik-960x650.jpg

Beklenen an geldi. Uzun zamandır Türk sanatçılara yer verememiştik ama dönüşümüz muhteşem oldu bence. Neden mi? Biliyorsunuz amacımız kenarda köşede kalmış sanatçılar ve müzikleri. Bu defa hem tanınmamış hem de Türkiye’de neredeyse yok denecek kadar az olan reggae müzik yapan birilerini buldum. Hadi onları tanıyalım ve çok sevelim. Çünkü onlar en kötü şeyler karşısında bile tebessüm edebilmek için müzik yapıyorlar.

Komik Günler grubu 2007 ‘ de tam olarak kuruldu ama grup üyeleri öncesinde de çok sıkı arkadaşlarmış. ‘Hadi müzik yapalım’ diyerek çıkmışlar yola. Hiç bir zorlama ve çıkar olmadan. Başlarda bar ve sokak müzisyenliği yapmışlar. Ankara’da başlayan yolculuklarına Roxy Müzik Günleri için geldikleri İstanbul’da devam etmeye karar veren müzisyenler yaptıkları müziğin gerçek reggae olduğunu da düşünmüyorlar. Aslında Türkçe reggaenin de var olmadığını söylüyorlar. Bu konuda da haksız sayılmazlar. Tam da bu sebepten böyle gruplara değer vermeli,destek olmalıyız. 

Grubun 2014 Kasım’da çıkmış “Kurtların Arasında” adlı tek bir albümü var. Bu albümde birbirinden nefis 8 şarkı yer alıyor. Tüm besteler kendilerine ait. Severek , hissederek yapıyorlar bu işi. İsimlerinin neden ‘Komik Günler’ olduğundan bahsedelim birazda. Aslında amaçları ironi yapmak. “Çok acı günler yaşıyoruz ama biz bunu komik olarak adlandırabiliyoruz. Bu acıya bir direniş. Güldüğümüz günler aslında acıya karşı ayakta durabildiğimiz için.” diyorlar. Müziklerini yaşadıkları acılar karşısında gülebilmek için yapıyorlar. 

Şuan tam gaz yaz konserlerine devam eden grup vakit buldukça İstiklal Caddesi’nde ve Kadıköy’de sokakta çalmaya devam ediyorlar. Sokakta çalmanın en güzel yanının insanların sizden bir beklentisi olmaması, yoldan geçerken beğenirlerse kulak verip dinledikleri için güzel olduğunu düşünüyorlar. Eğer bir gün yoldan geçerken rastlarsanız durup onlara kulak vermeyi unutmayın sakın.

Albümdeki tüm şarkılara bayıldım. Aynı zamanda harika grubumuzun coverları da meşhur. Mr. Booby ve Ahmet Kaya’nın ‘ Kendine İyi Bak’ en dinlenesi olanlar.Albümden bir şarkı seçecek olursak ben iki şarkı seçmekten yanayım. Bu şarkılardan ilki ‘Kule Dibi’ ikinicisi ise “Huane Mare”. İkisi de bir harika doğrusu. Çok konuştum, o zaman dans!

KEŞFET

LARKIN POE

5 Ağustos 2015 — yazar Turan Mustafa

larkin-960x640.jpg

Önceki yazılarımdan belki farketmişsinizdir belki umrunuzda bile olmamıştır ama ben beraber müzik yapan kardeşlerin hastasıyım. Bu iki kardeşin ayrı bir hastası oldum çünkü çok güzeller. 🙂 Rebecca ve Megan Lovell kardeşler çocukluklarından beri beraber müzik yapıyorlar ve bu işte gerçekten iyiler ki zaten işin içinde kan uyumu olunca sonuç gayet iyi yerlere gidebiliyor. Mesela Türkiye’den bir örnek verelim; Athena.

2005’ten beri müzik işini kovalayan bu iki kardeş, ilk başlarda en büyük ablaları Jessica Lovell ile birlikte Lovell Sisters grubunda boy göstermişler. Albümler yayınlayıp 4 yıl boyunca hüküm sürdükten sonra da -nedenini bilmiyorum- 2009’da grubu dağıtmaya karar vermişler. Ancak Rebecca ve Megan tabi ki yılmamış ve 2010’da Larkin Poe olarak tekrar bir araya gelmişler ve müzik yapmaya devam ediyorlar.

Öncelikle “Larkin Poe” ismi kız kardeşlerin büyük büyük büyük ve daha da büyük babalarının ismi imiş. Hatırladığım kadarıyla dedelerinin dedelerinin dedelerinin dedelerinin dedelerinin dedesiydi sanırım. Kız kardeşler tekrar iş başına geçtikleri 2010 yılında 4 tane EP yayınlamışlar. 2011 yılında da Thick As Thieves adında bir EP yayınlayan Larkin Poe, 2014 yılında ise “KIN” ismini verdikleri albümlerini yayınlamışlar.

Larkin Poe’nun yaptığı müziğe gelecek olursak, Megan’ın slide gitar çalması ortaya çok tatlı bir sound çıkarmış. Son albümlerindeki sert gitar riffleri de işin içine girince ritim hissini bir hayli güçlendirmiş. Sert gitar riffleri dediysem de aklınıza Metallica falan gelmesin, kendilerine göre sert. Kız kardeşlerin sesleri ise kız kardeş olmalarından kaynaklanıyor olsa gerek ki mükemmel bir harmoni içinde.

Sonuç olarak Larkin Poe harika bir grup ve siz de dinlemelisiniz. Kızlar güzel, sesler güzel ve şarkılar çok güzel. Sizi şimdi kız kardeşlerin en sevdiğim şarkıları Stubborn Love ile baş başa bırakacaktım ve yanında da sizinle Don’t klibini paylaşacaktım ancak benim bu yazıyı yazdığımın ertesi günü bu güzel kızların Youtube’daki videoları ülkemizde yayına kapatıldı.Bu yüzden sizinle bulabildiğim canlı performans videolarını buluşturuyorum. Şanssızlığıma da benden bir Oscar. İyi dinlemeler.

Twıtter: @LarkinPoe

KEŞFET

MARIAN HILL

31 Temmuz 2015 — yazar Turan Mustafa

marian-960x635.jpg

Her zaman sizinle minimal ve sade müzisyenleri buluşturmayı amaçladığımı artık şüphesiz anlamışsınızdır. Yine minimal ve gayet güzel işler yapan bir grupla karşı karşıyasınız. Marian Hill kendi tarzını yaratabilmiş ve kulaklara doldurabilmiş bir ikili. Eğer müzikle yakından ilgilenip sağda solda bol bol haber okuyorsanız isimlerini duymuş olacağınızı umut ediyorum.

İkilimiz Jeremy Lloyd ve Samantha Gongol, ortaokul yıllarında tanışıp o yıllardan bu yıllara beraber takılıp çok iyi anlaştığı için ortaya çıkan müzik de eksiksiz olmuş. Grup, ilk EPlerinde de bu başarıyı göstermiş zaten. Şarkılar bas ağırlıklı olup günümüzü tamamen yakalamış durumda. Vokalden bahsetmeden geçmemek lazım zaten grup iki kişi ama Samantha gerek yazdığı sözlerle gerekse sesiyle ve seksi vokaliyle işi biraz daha çekici hale getirmiş durumda açıkçası. Şarkıları dinlerken kesinlikle bir zorlama hissetmiyorsunuz. Zorlama derken neyi kastediyorum hemen açıklayayım; Her şey yerli yerinde. Şarkıların hepsi üzerinde yemeden içmeden çalışılmış gibi. Evet, sade ama hepsinin bir karakteri var. Zaten önemli olan da budur, bence.

Marian Hill, şu sıralar yeni albüm hazırlığında ki bakalım bu şarkıların devamında bizi nasıl şeyler bekliyor. Ayrıca Marian Hill’i daha çok duyacağınıza emin olabilirsiniz çünkü hazırlıklı geliyorlar. Fazla uzatmadan hemen şarkımıza geçelim. Marian Hill’den ilk aşamada dinlemenizi dilediğim iki şarkı var. Bu şarkılardan ilki, ilk klip şarkıları ‘One Time’ ve One Time’ın hemen sonrasın da sizi ‘Got It’ bekliyor olacak. Sevgilerle…

Twıtter: @MarianHillMusic

 

31

KEŞFET

EMILY WELLS

25 Temmuz 2015 — yazar Turan Mustafa

emily.jpg

4 yaşından beri keman çalan bir insan bu gün milyonlara konser vermiyorsa bu onun suçu değildir kesinlikle. Böylesine yetenekli bir insanı nasıl böyle de arka planda bırakmış dünya, inanamıyorum. Tanımadığımız ne kadar çok yetenekli müzisyen var inanamıyorum. Bu blog da biz inanamayalım diye var aslında.

Emily Wells yukarıda da bahsettiğim gibi 4 yaşından beri keman çalıyor. Yıllarca babası sayesinde Amerika’da şehir şehir gezen Emily sonunda New York’a yerleşiyor ve orda başlıyor müzik kariyerine. Birçok albüm kaydeden Emily Wells, 13 yaşından beri albüm yayınlıyor ama bunların bir çoğu kendi imkanlarıyla. Kendisinin stüdyo albüm kayıtları 2008 yılında başlıyor. 2008 yılından bu yana 4 albüm yayınlayan Emily şu sıralar yeni albüm hazırlıklarında ve yeni albümü bu yıl bizlerle buluşacak.

Emily Wells’in müziğine gelecek olursak, duygulanmaya ve keman notaları arasında kaybolmaya hazır olun. Kendisi burada sayamayacağım kadar enstrümana hakim ve bu da müziğini kaliteli yapmasını sağlıyor. Dolu dolu bassların hakim olduğu müziğinde oyuncak piyano sesleri bile mevcut. Şarkılarında yoğun basslarla duyguyu kalbimize dolduran Emily, kemanıyla da ezgilerini kulaklarımıza işliyor. Kendisinin bir başka özelliği ise konserlerinde şarkıların içindeki elektronik sesleri kesinlikle hazır olarak kullanmaması; tümünü önce kendisi sahnede gözlerimizin önünde kaydedip sonra da bizi şarkısıyla buluşturuyor.

Emily Wells… Ben onu şanssız olarak tanımlıyorum çünkü bu kadar kaliteli müzik yapıp da şu an piyasayı sallıyor olamaması ciddi bir şanssızlık. Emily Wells’ benim sayemde tanıyacaksanız çok mutlu olurum çünkü bu başarılı sanatçının çorbasında bir tuzum olmuş olur. Şimdi sizi tatlı bir şarkısıyla baş başa bırakıyorum ve gidiyorum. Yeni albümü de sabırsızlıkla bekliyorum.

Twıtter: @emilywellsmusic

KEŞFET

CAYETANA

23 Temmuz 2015 — yazar Gözde Solak

cayetana-960x640.jpg

Bir sonbahar günü 3 kız arkadaş çok sıkılır ve kız kıza bir şeyler yapmak isterler. Ne yapalım diye düşünürken akıllarına bir müzik grubu kurmak gelir. Evet arkadaşlar şaşırmayın, sonuçta kız kıza takılırken yapılacak en güzel şey müzik grubu kurmaktır. 

Şaka şaka, bu kızlar sıradan kızlar değil. Biz  sıkılınca müzik grubu falan kurmuyoruz. Bu kızlar duyguları uçlarda yaşayıp müziğe aktarabilenlerden. En sevdiklerimizden.

Kelly Olsen, Allegra Anka ve Augusta Koch bir sonbahar günü kurdukları gruplarına ‘Cayetana’ ismini veriyorlar. Philadelphia’lı grubun ilham aldıkları şeylere de çok şaşıracaksınız; kötü şakalar ve iyi saçlar…

İndie pop, punk ve indie rock türlerinde şaheserler veren bu kızların 2011’den bu yana 3 albümleri çıkmış. Bunlardan ilki 2012’de yayınladıkları ‘Demo’ isimli albüm. İkincisi 2014 Mart ayında yayınladıkları ‘Hot Dad Calendar’ ve hiç ara vermeden yine 2014’de Eylül ayında yayınladıkları ‘Nervous Like Me’.

Gelelim benim onlarla tanışma şarkıma. Size Dirty Laundry, Scott Get The Van I am Moving ve Hot Dad Calendar önerim olur. Ama tabii ki benim kulağıma birazcık daha güzel gelen şarkıyı aşağıya bırakıyorum ve iyi dinlemeler diyorum .

Twıtter: @CayetanaPhilly

KEŞFET

SHARON VAN ETTEN

21 Temmuz 2015 — yazar Merve Yıldız

SVE_Newport_2012.jpg

Sharon Van Etten’ı tanımamın garip, hüzünlü bir hikayesi var tabi ama bunu bireysel bloğumda yazabilirim ancak. Size şimdi onun müzikal kariyerinden ve belki biraz karakterinden bahsedeceğim.

Sharon Van Etten otuz dört yaşında Amerikalı bir müzisyen ve söz yazarı. Kariyerine çok geç başlıyor Sharon çünkü üniversite döneminde aşık olduğu adam onu desteklemek yerine engelliyor, yeterince iyi olmadığını söyleyip gitarını kırıyor ve ailesiyle görüştürmüyor. Sharon bu zulmü beş yıl çektikten sonra ailesinin yanına dönüp hayatına yeniden devam ediyor ve daha sonra yirmi dört yaşında New York’a taşınıp hayallerini gerçekleştirmeye başlıyor.

İlk albümü Because I Was In Love (2009), yalnızca onun sesi ve klasik gitarının olduğu tüm yaşadıklarının ardından duygu yüklü bir albüm. Sonrasında Epic (2010) başka ensturmanlarında yer aldığı daha grup havasında bir albüm oluyor. Tüm albümlerinde farklı bir etki var, son albümü Are We There ise artık eski sevgilisinin yaşattıklarından ve diğer tüm sıkıntılarından arınmış, yeni hayallerinin izlerinde bir albüm.

Uzun zamandır birlikte çalıştığı bir ekiple turnelere çıkıyor. 2012 yılında İstanbul’da da sahne almışlardı, malesef ki henüz keşfetmemiştim kendisini. Sharon karşısında oturup dertleşebileceğiniz “bizden” biri gibi. Bir sanatçıda kendimizi bulmamız her zaman mümkün değildir. Son olarak hayranı olduğu stand-up sanatçısı Tig Notaro’nun hayat hikayesinin anlatıldığı bir filmin kapanış kısmı için Words şarkısını besteledi.

KEŞFET

KEVIN MORBY

17 Temmuz 2015 — yazar Turan Mustafa

kevin-morby-min-960x630.jpg

İşte size benim istediğim kafa… Güzel bir hayat, sakin gitarlar, rahat şarkılar ve minimalizm… Kevin Morby benim istediğim hayatı yaşıyor diye düşünüyorum onu tanıdığımdan beri. Müziğini yapıyor, güzel bir klip çekiyor ve beni de yolun dışına çekiyor, kendileri. Bir insanın sizin içinizdekini yaptığını görmek değişik bir his ve Kevin sağolsun bunu yaşattı bana.

Gitar çalmayı 10 yaşında öğrenmiş bir insandan bahsediyorum size, o yaşta gitar çalmayı öğrenen birisi gibi o da ergenlik çağlarında bir müzik grubuna elbette dahil oldu. 17 yaşında lise işini bitiren Kevin, Brookly’e taşınmış ve orada yaşamaya başlamış. Brooklyn’de yaşarken geçimini bisikletle paket servisi yaparak sağlayan Sayın Morby, Woods grubunda bas çalmaya başlamış. Daha sonrasında Cassie Ramone ile tanışıp kaynaşan Kevin Morby, Cassie ile birlikte yeni bir proje olarak The Babies grubunu meydana getirmişler. Bu işler güçler sürüp giderken Los Angeles’a taşınan Kevin, kendi şarkılarını yazmaya başlamış ve sonucunda da ilk albümü Harlem River’ı kaydetmiş.(2013)

İkinci albümüne Still Life(2014) ismini veren Kevin, bu albümde ise müziğindeki sesleri biraz daha çoğaltmış ancak çizgisini bozmamış. En başta da bahsettiğim gibi sakin ve kafa yormayan bir tarza sahip Kevin, gitar, davul ve bas ile her şeyi çözüyor. Sözlerine gelecek olursak bize hayattan ve kendi deneyimlerinden bahsederken aşklarına seslenmeyi de ihmal etmiyor sevgili sanatçımız.

Yavaş yavaş toparlarsak Kevin Morby, sakin kalmak isteyenler için müzik yapan bir arkadaşımız. Ben çok hareketli bir insan değilim, benim için önemli olan duygular diyorsanız ve bir de artık aynı şeyleri dinleyip durmaktan sıkılmışsanız Kevin Morby playlistinize doğru koşuyor arkadaşlar.

Şimdi size dinleteceğim Kevin Morby şarkısı benim ilgimi ilk olarak klibi ile çekti. Hani demiştim ya minimal, klip de aynen öyle minimal. Klibi izlerken bir de şarkıya baktım ki “Aman Allah’ım, çok güzel!!” 🙂 Kevin Moby – All of My Life…

Twıtter: @kevinmorby

KEŞFET

ZOLA JESUS

11 Temmuz 2015 — yazar Gözde Solak

zola-jesus.jpg

Hayat her zaman festival yazılarımızdaki kadar eğlenceli, enerjik gruplarımız kadar heyecan verici olmuyor maalesef. İşte o sıkıntı çöken anlarda sizi daha çok sıkıntıya sokup gerebilecek birinden bahsetmek istiyorum; Zola Jesus.

Neden bizi daha çok geriyorsun, ne gerek var dediğinizi duyar gibiyim. Ama duyguların üstünü kapatmaktansa dibine kadar yaşamaktan yanayım. Hele sizi gerecek olan çok güçlü bir sesse bence hiç düşünmeyin, Zola Jesus dinleyin.

Rus asıllı Amerikalı müzisyenin gerçek adı Nika Roza Danilova ve kendisi sadece şarkıcı değil aynı zamanda söz yazarı ve yapımcı. Müziğini tanımlamak istersek işler orada birazcık karışıyor. Müziğini elektronik, metal ve klasik olarak tanımlayan şarkıcının bazı şarkılarında gotik rock izlerine rastlanıyor. 

Küçükken de müziğe meraklı olan Jesus, 7 yaşında şarkı söylemeye başlamış. Ardından bir vokal koçuyla çalışmış.10 yaşında ise opera söylemeye başlamış fakat daha sonra sesinin yetmediğini düşünmüş ve bırakmış. Müziğe hızlı bir giriş yapan şarkıcı ilk EP’sini de üniversite okurken kaydetmiş.

Alışılmadık müziğiyle beni oldukça etkileyen şarkıcının “Dangerous Days” şarkısını aşağıya bırakıyorum ve eğer severseniz “Vessel”, “Night” ve “Hunger” şarkılarıyla devam etmenizi öneriyorum.

Twıtter: @ZOLAJESUS

KEŞFET

FLORRIE

10 Temmuz 2015 — yazar Merve Yıldız

florrie-1459253941.jpg

Birden fazla yeteneği olan insanlar beni hep heyecanlandırmıştır. Her birinde de başarılı olabildiyse idoller listeme almışım demektir. Şimdi tam olarak böyle birinden bahsedeceğim. Fotoğrafı gördüğünüzde onu model sanacaksınız belki, haklısınız da. Florrie bir model ama aynı zamanda bir besteci, özellikle davul olmak üzere birçok ensturman çalabiliyor ve üstelik solist.

Florrie 1988 İngiltere doğumlu. Babasının Beatles kayıtları ile büyümüş. Küçük yaşta müzikle uğraşmaya başlamış ve davula ilgisi de altı yaşındayken gittikleri bir Yunanistan tatilinde başlamış. Davuldan bahsetmişken Shot You Down klibi şiddetli tavsiyemdir. Bu klipte müthiş bir performans sergiliyor.

Solo kariyerine 2010 yılında başlayıp son zamanlarda modern pop ritimlerini ve elektronik müziği ile birleştirmiş Florrie. Şu ana kadar 4 EP’i  yayınladı. Bunların içinden en sevdiğim iki video klibini paylaşıyorum sizinle…

KEŞFET

SUNSET SONS

1 Temmuz 2015 — yazar Merve Yıldız

sunset-sons-960x641.jpg

Sunset Sons diye diye başınızın etini yemek istiyorum arkadaşlar. Çünkü se vi yo rum. Başımı öne arkaya sallayıp “ı am the only one, she want” söyleyerek ses kirliliğine sebep oluyorum evde sürekli, kulaklığımdan duyduğum kalitenin aksine, ama olsun.

Harikulade soundları ve vokal Rory Wlliams’ın sesi ve kendine özgü çıkardığı sesler grubu diğerlerinden ayırmış. Salaş takılmaları ve doğallıkları onları daha da samimi kılmış.

İşinizi gücünüzü, her şeyi geride bırakıp tatile gittiğinizi hayal edelim. İşte tam olarak o tatil yolculuğunda arabada giderken son ses dinleyebileceğimiz bir grup Sunset Sons. Valizlerinizi yerleştirip bahçede bir yorgunluk yemeği hazırlarken hala dinliyor olacaksınız.

No Bad Days sayesinde yükseldiler, yani içinde Mecidine ve Remember gibi parçaları barındıran o albüm. Bu demek oluyor ki benim için She Wants parçasını tükettikten hemen sonra No Bad Days albümüne sarılabilirsiniz.

KEŞFET

PUDiNG

22 Haziran 2015 — yazar Gözde Solak

puding.jpg

Hazır eğlenceli şarkılardan gidiyorken size hem eğlenceli hemde oldukça ilginç bir grup anlatmak istiyorum; Puding.

Yeni çıkardıkları Pakize adlı albümleri ile dikkatimi çeken grup ilk klibini de albüme ismini veren Pakize şarkısına çekmiş. Klipler de şarkılar kadar eğlenceli doğrusu.

Peki kimdir Puding? Kendilerini şöyle anlatıyorlar:

”Siz diyin 90’ların sonlarında biz diyelim 2000’lerin başlarında.. İşte Puding Band.. Zamanın bir diliminde kuruluverdi soğuk bir yaz günü. Vokal ve Gitarda Alper Kaya, Bas Gitar ve Back Vokallerde Serkan Niyaz Ciner’den oluşan ultra kalabalık kadrosuyla Puding Band , günümüz müziğinde eksik olan bir şeyleri tamamlamak için kuruldu. Eğlenmek.. Biz müziğimizi yaparken sadece mutluluğumuzun sesini dinliyoruz.. sizin de yüzlerinizde ufacık da olsa bir tebessüm bırakabiliyorsak Puding Band olarak en yüksek refah seviyesine ulaşmışız demektir…”

Onların da söylediği gibi asıl amaçları eğlenmek. Eğlenirken de sosyal sorumluluğu unutmamışlar ve ”Kedi Evi Nasıl Yapılır?” şarkılarında sosyal mesajlarını da gayet güzel vermişler. Hem bilinçli hem eğlenceli hem de ilginç grubumuzun ” Derdin Ayrı Kendin Ayrı”,  ”Maydanoz” ve  ”Sevgili Bulunca Arayıp Sormayan Arkadaş Olur mu? ” adlı şarkıları da dinlenmeli mutlaka. Ama önce Pakize!

 

KEŞFET

WAKE OWL

18 Haziran 2015 — yazar Turan Mustafa

wake.jpg

Günümüzün popüler tarzı oldu, indie. Ben de size indie-pop müziği en tatlı şekilde icra eden bir grup takdim etmek istedim; Wake Owl. Kendileri Kanadalılar ve cool herifler. 2 kişilik bu grup ilk başta hobi gözüyle bakıyorlar ancak sonradan ilk EPlerini çıkartınca işin rengi değişiyor. Bu arada EPlerinin adı “Wild Country”.

İlk EP çıktıktan sonra grup Kanada’da ve Amerika’da konserler veriyor. Bu sırada EP’den “Gold” şarkısı birçoğunuzun bileceği Grey’s Anatomy dizisinin bir bölümünde yer alıyor. Şarkınızın Grey’s Anatomy gibi bir dizide yer alması da iyi bir avantaj tabi.

Bu olan bitenlerin ardından grup ilk albümleri “The Private World of Paradise”ı piyasaya sürüyor. Bu albümde müziklerinin tadını biraz değiştiren grup bence başarılı bir iş yapmış. Olayın içine deneyselliği katan elemanlar güzel bir çıktı almış diyebilirim. Müzikleri bence gayet herkese hitap edebilecek kalitede ve genişlikte. Sözler ve sesler ciddi bir şekilde kaliteli ve kulakta kalıcı olmuş.

Günümüzde müziğin minimal olması daha büyük bir başarı çünkü binlerce imkan var ve bunların arasından ideali seçip kullanmak daha zor olsa gerek. Bu arkadaşlar bence tam da bu dediğimi yapmış. Sade ve etkileyici olmuş sesler.

Lafı dolandırmadan sizi Wake Owl ile baş başa bırakmak istiyorum. Sizleri grubun “Candy” isimli şarkısıyla tatlandırmak istiyorum. İyi dinlemeler…

Twıtter: @wakeowl

KEŞFET

GEÇEN YiNE FESTiVALDEYiZ: ONE LOVE FEST’14

17 Haziran 2015 — yazar Gözde Solak

one-1.jpg

Hazır mısınız? Size çok güzel bir festival hikayesi anlatacağım. İki gün boyunca yeşile ve müziğe doyduğumuz eğlenceli bir hikaye.

Bir yer düşünün; yemyeşil. Girdiğiniz andan itibaren çim kokusu sarıyor etrafınızı. Yavaş yavaş müzik sesi doluyor kulağınıza. Güneş tepede, hava mis. Etrafınız neşeli bir kalabalıkla dolu. Oyunlar oynayan, dans eden, çimlere uzanıp kitap okuyan bir kalabalık. Evet burası One Love Fest’ 14!

2 gün boyunca 3 sahnede toplam 33 sanatçı ve 50 saat müzik. Tüm sanatçıları dinlemek istediğimiz için 3 sahne arasında mekik dokuduk. Hepsinden azar azar dinleyip sahneden sahneye geçerken de yol üzerinde bulunan yemeklerin tadına bakıp, oyunlar oynadık. Alışverişi de unutmadık tabi.

Benim favori mekanım tabi ki H&M standı oldu. Orada hem bez çanta üzerine eğlenceli baskılar yaptık, hem fotoğraf çekildik hem de alışveriş yaptık . O kadar çok stand vardı ki hangisini anlatsam bilemiyorum. Değişik tasarımların satışa sunulduğu stantlarda çantadan t-shirt’e ayakkabıdan kolyeye küpeye her şey vardı. Hepsinin birer kartvizitini almıştım, Instagram linklerini aşağıya bırakıyorum. Değişik tasarımdaki bu ürünleri sizde seveceksiniz.

Ayrıca Hayat Bu Kapağın Altında’nın düzenlediği çeşitli tasarım atölyeleri benim en sevdiklerimdi. Bileklik, kolye, küpe ve bir sürü şeyi kendiniz tasarlayabiliyorsunuz. Tabii langırt ve  kapak futbolunu da unutmamak lazım, festivalde en heyecanlı anların yaşandığı yerlerdendi.

Biraz da sahnelerden ve sanatçıların performanslarından bahsedelim. Festivalde Love, Union ve Into The Wood  olmak üzere toplam 3 sahne vardı. Love ana sahneydi,Union sahnesi ise Love’a göre biraz daha küçük ama tam keyif yapmak için hazırlanmış bir yer. Into The Wood’da ise 2 gün boyunca sahne alan Dj’ler sayesinde festivalciler gece gündüz club havasından hiç çıkmadı.

İlk gün yani 13 Haziran Cumartesi One Love Festivali’nin açılışını Love sahnesinde Radyo Eksen Dj’leri yaptı. Yavaş yavaş festival alanına dolan festivalcilerin kulağını açtı. Çok merak ettiğim yeni gruplardan biri olan Adamlar 14:15 de Union’da sahneye çıktılar. Canlı performanslarına bayıldığım güzel grup ‘’Eski Dostum Tankla Gelmiş’’ şarkısında kendi müziğine tam anlamıyla doyurdu bizi. Adamlar ’ın sahnesinin bitmesini beklemeden Love sahnesine çıkmış olan Palmiyeler’e koştuk. Ardından Kim Ki O ve blogda da yazdığım The Away Days sahne aldı. The Away Days’i canlı canlı dinlemek bir başka keyifliydi doğrusu. Sanki sahnede yabancı bir grup vardı. Daha önce Parkta Bahar Festivali’nde canlı dinlediğim ve reggie müzikte Türkiye’de en iyi olduklarını düşündüğüm Sattas sahne aldı. Yine çok başarılılardı.

Ve dolu dolu bir günün ardından akşam oldu. Saat 19:00’ da Metronomy’de akılda kalan performanslardan biri oldu. Ardından sahne alan James Blake genç kızlarda attırdığı çığlıklarla ses kısılmalarına neden olsa da yine etkileyici bir performans sergiledi ve fazlasıyla göz doldurdu.Günün kapanışını Love sahnesinde Hot Chip, Union sahnesinde ise Sapan yaptı.

14 Haziran Pazar günü ise gün Norrda ile başladı. Oldukça ilginç bulduğum müziklerin ardından Love’da 123 sahne aldı.Benim heyecanla beklediğim isimler Can Güngör ve Ceylan Ertem aynı anda Love ve Union sahnelerindelerdi.Ceylan Ertem’in performansının festivalin en iyilerinden olduğunu düşünüyorum.

Saatler tam 19:00’ı gösterdiğinde Love sahnesinde Austra vardı. Gerçekten müziği hissettiren grup festivalin akılda kalanlarındandı. Evet sıra da Tom Odell vardı. Müthiş bir kalabalık eşliğinde sahneye çıkan Tom Odell çok enerjikti. Genellikle piyano başında olan sanatçı piyona başında olmadığı vakitler tam anlamıyla sahnenin her yerindeydi.Yerinde duramayan sanatçı festivalcilere de aynı enerjiyi verdi.Ve festival Little Dragon ve Julian Casablancas+theVoidz ile son buldu.

Toparlayacak olursak efsane müziklerle muhteşem bir haftasonu geçirdik. Ormanın içinde olan bu etkinlik de ulaşım da düşünülmüştü. Binlerce kişinin katıldığı festivalde beş dakika da bir metro durağına giden shuttlelar hayat kurtardı.

Yaklaşık 2 bin kişinin görev aldığı ve 60 dönüme yayılan dev festival, Türkiye’den ve yurt dışından 23 bin kişinin katılımıyla tam anlamıyla efsaneleşti. Seneye neler olacağını merak ettiğimi belirterek yazımı tamamlıyor ve bu muhtemeşem hafta sonu için One Love Festival ekibine teşekkür ediyorum. Seneye görüşmek üzere…

VAGA MOON: https://instagram.com/vagamoon/

ORGONATOLIA: https://instagram.com/orgonatolia

NOTT: https://instagram.com/n_o_t_t/

K’AAD: https://instagram.com/kaadistanbul/

WOOD RİNG: https://instagram.com/wood_ring/

ELFİN: https://instagram.com/elfindizayn/

LUCKY CULTURE: https://instagram.com/luckyculture/

KEŞFET

THE TEMPERANCE MOVEMENT

12 Haziran 2015 — yazar Gözde Solak

temprance.jpg

Yaz mevsiminin geldiği ama varlığını tam olarak hissettiremediği şu günlerde yaz moduna girip canlanmak için yardımınıza koşacak bir grup; The Temperanca Movement . Dinlemeye başladığınız andan itibaren yerinizde duramayacağınız ayaklarınızla ritim tutup kafanızı sallayacağınız hatta şarkıların bazı yerlerinde kendinizi kaptırıp şarkı bittiğinde “ne oldu bana” diyeceğiniz bir grup, o kadar da iddialıyım.

2011’de kurulan taze grubumuz 2012 yılında “Pride”  adında bir EP yayınlıyor. İlk full albümleri olan ve grubun ismini taşıyan ‘The Temperance Movement’ ise 2013’ün Eylül ayında yayınlanıyor. Henüz çok yeni olan İngiliz grup çok seviliyor ki Rolling Stone konserinde ön grup olarak sahne alıyor.

Doksanların rock n roll şarkıcılarını dinlerken hissettiklerimizi anımsatıyorlar. Ne çok sert ne de çok klasik bir tarzları var, her şey tam kıvamında. Onları tanımlayan cümle bence kesinlikle ‘eğlenceli’.

Blues/rock yapan grup beni  ‘Take İt Back’ şarkısıyla tavladı. İlk dinlediğimde önceden dinlemişim gibi sanki meşhur bir şarkıymış gibi gelmişti. Sonra hemen araştırdım ve hala çok bilinmeyen bir grup oldukları için çok mutlu oldum. Aynı zamanda ‘Only Friend’ ve ‘Midnight Black’ şarkıları da şiddetle tavsiye edilir.

Size yıpranmamış, taze, gıcır gıcır, hayatınıza hareket katacak bir grup vaad ediyorum. İnanmıyor musunuz? O zaman dinleyin ve kararı kendiniz verin…

 Twıtter: @TTM_Tweets

KEŞFET

BEAN

11 Haziran 2015 — yazar Turan Mustafa

bean.jpg

Bu yazıda bahsedeceğim kişi, beni bir şarkısıyla mahvetmiş durumda. Noelle Bean ama daha çok bilinen adıyla Bean… Kendisi pop müziğin tatlı şirin vakalarından… Şarkıları, duruşu falan size biraz Barbie gelebilir ama içinde öyle birisi değil.

İnternette yayınladığı “Like to Love You” şarkısıyla online olarak tanınan gençlerimizden kendisi ve zaten 1991 doğumlu. Ancak yaptığı müzik diğerlerinden farklı bir ritme ve tatlılığa sahip, bence. Sözlerini kendi yazıyormuş şarkılarının bu arada. Kendisinin ilk eseri ‘Rollercoster’ adında bir EP albüm ve beni etkileyen kısım da bu EP albüm zaten. Rollercoster’dan sonra ‘Wildfire’ adında bir single geldi ve yeni albüm de yollarda.

Bean’i ilk dinlediğimde ‘Cops and Robbers’ şarkısıyla tanıştım ve bir hafta “Bang bang bang…” diye dolaştım etrafta. Şarkının nakaratı insanın diline öyle bir sarıyor ki anlatamam yaşamanız lazım.

Bean’e baktığımızda açık söylemek gerekirse çok sanatsal bir şey beklememek lazım ama yaptığı şarkılar gerçekten diğerleri gibi değil. Ben kendisi için kısaca eğlenceli ve zevkli diyebilirim. Pop müzik evet ama bazen çok da pop değil gibi yani tam olarak bilemedim. Mesela Cops and Robbers parçasına tam olarak pop diyemeyiz bence. Ama tutup Rollecoster şarkısını ele alırsak pop ve hatta tam olarak günümüzün pop parçalarından.

İşi sonuca bağlamak gerekirse eğlenceli ve tatlı bir şeyler dinlemek istiyorsanız tam olarak dinlemeniz gereken kişi Bean. Ben şarkılarını dinlemekten zevk alıyorum ve sizin de dinlerken zevk almanızı diliyorum.  Son olarak sizi Cops and Robbers şarkısıyla tanıştırıp sabah akşam “Bang bang bang…” diye dolaşmanıza neden oluyorum. Rollecoster parçasını da dinlemeyi unutmayın.

Twıtter: @noellebean

 

KEŞFET

FM BELFAST

10 Haziran 2015 — yazar Gözde Solak

fm-belfast.jpg

Uzun zamandır beni aşırı heyecanlandıran şarkılar veya sanatçılar olmamıştı. Ama birazdan anlatacağım grup bir harika dostum! Hem çok samimi hem çok eğlenceli hem de çok enerjikler. Üstelik onlar da İstanbul aşığı. Kim mi bunlar? FM Belfast adında İzlandalı bir grup. Ben çok sevdim ne olur siz de sevin.

Elektronik dans, elektro-pop türlerinde müzik icra eden tatlı grubumuz 2005 yılında kurulmuş. Toplamda 3 albümleri 2 single’ları mevcut. Son albümleri olan “Brighter Days” 2014 de çıkmış.

İstanbul’a bir çok kez gelmiş olan grup bir röportajlarında İstanbul’u çok sevdiklerini de bizzat belirtmiş. 2 defa Babylon, 1 defa da Rock n Coke sahnesini coşturmuşlar. Okuduğum yorumlara bakılırsa canlı performansları çok iyi olan grubun konserinden çıkan herkes eğlence sarhoşu olmuş. Yine gelseler yine giderim diyenler bir hayli fazla. Bu beni daha da heyecanlandırdı. Tekrar gelsinler,bende çok eğleneyim istiyorum. Neyse onları kaçırdığım için isyan etmelerimi kendime saklıyorum.

Her zaman olduğu gibi beni tavlayan, onları merak edip dinlememi sağlayan şarkıyı aşağı bırakıyorum. Şarkının adı “Stripes”. Klibi de oldukça eğlenceli. Bunun dışında “Brighter Days” ve “American” şarkıları ve tüm şarkıları çok güzel, dinleyin mutlaka. Canlı performanslarının neden bu kadar beğenildiğini ve ne kadar samimi, eğlenceli olduklarını görmek için konser videolarına da göz atın derim. Kısacası FM Belfast’ı sevin, sevdirin, dinleyin, dinlettirin.

Twıtter: @fmbelfast

KEŞFET

BEN WESTBEECH / BREACH

9 Haziran 2015 — yazar Gözde Solak

Ben-Westbeech-_-Breach.jpg

Cro ile ortama hareketlilik getirmişken gelin bunu bozmadan sizi Almanya’dan alıp İngiltere’ye götüreyim ve İngiliz şarkıcı, DJ Ben Westbeech’e kulak verelim diyorum.

1981 İngiltere/Bristol doğumlu olan Ben’in zamanla yükselecek müzik kariyeri, ilk single parçası olan So Good Today’i bir CD’ye kaydedip arkadaşına vermesiyle başladı. İlerleyen süreçte arkadaşının bu şarkıyı ünlü İngiliz prodüktör Gilles Peterson’a dinletmesiyle beraber Ben Westbeech için güzel günler yakındı ve ilk profesyonel anlaşmasını Peterson’a ait Brownswood Recordings ile yaptı.

Şarkılarında caz, house ve son zamanlarda tekno müzik soundları yakalayabileceğiniz Ben, ilk albümünü Welcome to the Best Years of Your Life ile 2007 yılında çıkardı. İkinci albümü olan There’s More To Life Than This ile 2011 yılında tekrardan müzik piyasasına giriş yapan İngiliz şarkıcı, özellikle bu albümde yer alan Something for the Weekend, Same Thing, Falling gibi şarkılarla büyük çıkış yaptı.

2011 yılından itibaren sahne adı olarak Breach’i kullanmaya başlayan İngiliz DJ’in, özellikle 2013’ten itibaren yaptığı deep house ağırlıklı parçalarla farklı bir tarza büründüğünü söyleyebiliriz. Breach’in kariyerinin top noktaları ise çıkarttığı ilk başarılı single olan Jack ve bir sonraki single parçası olan Andreya Triana ile düeti Everything You Never Had oldu. İki parça da UK Single Chart’ta 9. sıraya kadar yükselme başarısı gösterdi.

Ayrıca Trick Me, Acapella, Spaceship gibi şarkılardan tanıdığımız Amerikalı ünlü şarkıcı Kelis’in soft sesiyle The Key düeti de Breach’in en sevilesilerinden.

Twıtter: @benwestbeech

 

KEŞFET

KAT VINTER

8 Haziran 2015 — yazar Merve Yıldız

kat-vinter-960x639.jpg

Sanırım Almanya artık benim için bir şeyler ifade etmeye başlıyor. Üst üste tanıyıp sevdiğim kaçıncı müzisyeni barındırıyor sınırlarında… Kendime hayran olabileceğim yeni birini buldum.  Huzurunuza Kat Vinter’ı sunacağım.

Kat Vinter 2012 yılında Berlin’de ortaya çıkmaya başladı. Avusturalyalı göçmen bir müzisyen. Bazen yerel müzisyenlerle çalışmış bazen de dumanaltı barlarda köşesine çekilip söz yazarmış. Bir gün Alman bir beat uzmanı Hannes Büscher’le tanışmış. Hip-hop ritimlerini, yerel davulları ve synths vokallerin harmanı bir müzik yapıyomuş. Sonra tekrardan bir solo müzisyen olarak doğmuş.

Tüm kliplerini tek tek izledim, kaliteli bir sanatçı. Güzelliğinden bahsetmeyeceğim fark edeceksiniz. Size birkaç parçasını önereceğim, mutlaka izleyin ve dinleyin istiyorum.

Sooner Or Later, One Way Mirror, dinleyenlerin aklına ilk Stonheart şarkısı gelir ama beni kendine olarak Downtime ile tav etmişti.

KEŞFET

CRO

29 Mayıs 2015 — yazar Gözde Solak

this-is-cro.jpg

Önce müzik sonra ufak bir teşekkür.

Sizi Alman bir rapçi ile tanıştırmak istesem? Eğer Almanca şarkılara pek aşina değilseniz kafanızda birkaç soru işareti belirdiğinden adım gibi eminim. Eğer durum gerçekten öyleyse sizi aydınlatmak boynumun borcu!

2011 yılında radyoda tesadüf eseri dinlediğim ve o günden bu yana playlistimde üst sıralarda yer bulan Cro, rap ve pop müziği harmanlayarak başarılı işler çıkartıyor.  Gerçek adı Carlo Waibel olup, sahne ismi olarak Cro’yu kullanan ve bu şekilde tanınan Alman müzisyen, konserlerinde ve kliplerinde kullandığı panda maskesiyle sevenleri için kendini bir yerde Daft Punk gibi anonim kılmakta.  Ona sorarsanız bu halinden oldukça da memnun.

Alman Müzik Ödülleri ECHO’da 2013 yılında En İyi Gelecek Vaad Eden Ulusal Sanatçı Ödülü ve En İyi Hip Hop/Urban Sanatçısı Ödülü kazanan 25 yaşındaki Cro’nun namı Avrupa’da yayılmış durumda. Gel gelelim ülkemizde yeteri kadar tanınır seviyede değil. Buna rağmen zamanla olacağının da garantisi benden.

Özellikle Easy şarkısını dinlerken belki de ben gibi ellerinizi bir rapçi edasıyla sallayabilir ve kendi çapınızda mini bir klip çektiğinizi hayal edebilirsiniz 🙂

Easy’nin yanına Einmal um die Welt, Du, Traum gibi şarkıları eklemek de mümkün.

Not: pardondalmışım ekibine misafir oyuncu olarak katılmak büyük keyif ve teşekkür etmek borcumuz. Kim bilir belki de rotasyon oyuncusu olarak arada biz de çıkarız sahaya 🙂

Twıtter: @thisiscro

KEŞFET

LITTLE HURRICANE

25 Mayıs 2015 — yazar Turan Mustafa

little-hurricane.jpg

Aklınıza ilk başta The White Stripes gelebilir ama değil, onlar Little Hurricane… Kendi tarzları, kendi soundları ve kendi sözleri var. Öncelikle, yapısal olarak minimal ama müzik olarak fazlasıyla devasa olan bu grup beni şu şarkısıyla etkiledi diyemeyeceğim sizlere çünkü bütün şarkılarına bayıldım. Siz de dinledikten sonra sert gitar rifflerinin içine doldurulmuş blues melodilerinin karşı konulamaz bir tat olduğunu düşüneceksiniz bence.

Little Hurricane, 2010 yılında kurulmuş, ilk albümünü 2011 yılında ‘Homewrecker’ adıyla çıkarmış Californialı bir grup. Toplam iki kişiler ve evet kadın baterist. Vokalimiz Anthony “Tone” Catalano’nun gitarda canlı canlı çıkardığı işleri görünce kalbinize kurşun sıkan grup için rock, blues ve kirli olan bütün müzik tazlarını yapıyorlar diyebiliriz. Grubun ayrıca 2013 yılında çıkardığı ‘Stay Classy’ başlıklı coverlarla dolu da bir albümü var. Son albümleri ‘Gold Fever’ ise 2014’te girmiş piyasaya.

İnsanlara dinleyecekleri şeyleri tavsiye etmeye çalışırken oldukça dikkatli olmaya çalışmak gerektiğini düşünerek hareket ediyorum ve Little Hurricane’de bu dikkatimden defalarca süzdüğüm bir grup. Günlerce dinledim ve günlerce yaptıkları müziği ayrıntılı bir şekilde anlamaya çalıştım. En başta söyleyeceğim şey şu ki günümüzde elektronik müzik, dijital sesler almış başını giderken böyle sert ve mekanik gitar tınılarını duymak efsane etkileyici bir şey bence. Eğer siz de bu akımın içerisindeyseniz 5 dakikanızı ayırıp farklı olanı yapmaya çalışan bu iki insanı dinlemelisiniz.

Son olarak, yarın bir gün Little Huricane Türkiye’ye geldiğinde “Allahım kesinlikle bu konseri kaçırmamalıyım, kaç paraysa alalım biletini.” diye yakınırken beni hatırlamanızı diliyorum. Günümüzde nasıl bilgi kirliliği varsa aynı şekilde müzik kirliliği de var ve iyi müziğe ulaşmak için artık zaman ayırmak gerekiyor. Little Hurricane’e zaman ayırın. Sizin için uzun uzun ve canlı canlı bir video paylaşıyorum. Bu arada Little Hurricane, “Küçük Kasırga” anlamına geliyor, kesin merak etmişsinizdir. İyi eğlenceler.

Twıtter: @littlehurricane

KEŞFET

KREWELLA

24 Mayıs 2015 — yazar Merve Yıldız

Krewella2-960x621.jpg

Son zamanlarda çok fazla durulmuşum, canlanmam lazım. Sizleri de biraz etkileyeyim ve Krewella ile tanıştırayım. Krewella bana eski erkek arkadaşımdan kalanlardan, size de benden kalsın bakalım.

Grup Jahan Yousaf, Yasmine Yousaf ve Kris Trindl tarafından ABD, Illinois’de 2007 yılında kuruldu. 2010 yılına kadar bar ve diskolarda çalmışlar müzikal kariyerleri ise asıl olarak 2012 yılında yayımladıkları “Killing’ it” isimli single ile başlamış. İlk albümleri “Get Wet” ise 2013 yılında çıkarıldı.

Son yıllarda gençlerin yeni gözdesi elektrodans, dubstep grupları arasında etkili bir grup Krewella. Şimdilerde Ultra music 2015 gibi büyük konserlerde özellikle remix versiyonlarıyla sahne alıyorlar ve Hardwell, Nicky Romero gibi önemli isimlerle yaptıkları parçalar da keşfetmeye değer.

“Alive, Live for the Night ve Legacy” şarkıları en çok tutanlar arasında fakat daha iyileri de var. Benim favorimse işte sizlerle…

KEŞFET

TAMBURADA

19 Mayıs 2015 — yazar Gözde Solak

tamburada.jpg

Hep yeni,hep taze sesleri anlattık. Bence biraz eskilere kaçalım. 2005 senesinde kurulmuş ve uzun süre önce dağılmış bir gruptan bahsedeceğim size; Tamburada.

Merdiven adlı şarkılarıyla beni tarzdan tarza sürükleyen hem etnik ezgileriyle hem de modern melodileriyle ortaya efsane şarkılar çıkaran bir grup bu. Modern caz, etnik ve elektronik müziği birleştirdikleri tek bir albümleri var: Fantastik. Yedi kişiden oluşan grubun albümleri de yedi şarkıdan oluşuyor. Bu aralar ismini sıkça duyduğumuz Korhan Futacı da Tamburada’dan çıkma. 

Tüm şarkılarının canlı kaydedildiği albümlerinden de anladığımız gibi, grup canlı müziği seviyor ve kendilerini şöyle tanımlıyorlar; ”Tamburada her zaman iyi müzik, canlı müzik yapmak istiyor.”

Alışkanlıklarınızdan birazcık uzaklaşıp müzikte yeni bir nefes almak istiyorsanız Tamburada tam size göre. Gerçekten müziğin hakkını verip ortaya yeni bir şeyler çıkarmayı becerebilmiş nadide gruplardan biridir bence Tamburada.

Önerilere gelecek olursak başlangıç için Merdiven’i aşağıya bırakıyorum. Ama sonrasında Atina, Dolly ve Yaz Müziği şarkılarını dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum, keyifli dinlemeler…

KEŞFET

THE PEACH KINGS

18 Mayıs 2015 — yazar Turan Mustafa

the-peach.jpg

Biraz rock’n roll olmazsa hayat geçer mi? Geçmez tabiki…

Bir grubu ya da şarkıyı ya da herhangi bir müzik zımbırtısını dinlerken en en en ama en çok önem verdiğim şeydir; sound. Şimdi sizlerin önüne sereceğim grup da sound anlamında geçekten bana göre başarılı ve farklı şeyler ortaya koyabilmiş bir grup; The Peach Kings. İsimleri de beni bir hayli etkilemiş olan grup set gitar riffleri üzerinden ilerliyor diyebilirim ama bu riffler sert olmasının yanında o kadar oynak ki yaptıkları müzik bi yandan da dans edilebilir bir müzik bence.

The Peach King müziğini biraz tarif etmem gerekirse güneşin altında, öğleden sonra çok da kalabalık olmayan bir konserde dans etmek gibi. Dinlerken çok yorulmuyorsunuz ama gerçekten hareketleniyorsunuz. Ne yazık ki Türkiye’de bu tarz müziği pek barındamıyoruz ama The Peach Kings ile bu ihtiyacımızı giderebiliriz.

Tarz olarak bana biraz The White Stripes biraz da Jack White’ın solo çalışmalarını anımsatsa da bence gayet kendileri de olabilmişler. Grup beni ‘Handsome Moves’ vurdu ama bunun yanında ‘Trip Wop’ ve ‘Mojo Thunder’ adlarında iki tane EPleri var. Ayrıca yeni albümleri de 2015’te gelecekmiş, haber bekliyoruz.

Bu arada grubun şarkıları bu yıl ülkemizde patlama yaşayan ‘Shameless’ dizisine de birçok kez konuk olmuş. Shameless hayranlarına tanıdık gelebilir yani bu tınılar.

The Peach Kings’i ben daha çok canlı performanslarıyla beğendim. Canlı performans soundu bana daha hoş geldiğinden olabilir bu ama bilmiyorum güzeldi yani. Bu yüzden şimdi sizinle grubun iki şarkısını paylaşacağım. Bu şarkılardan ikisi de Handsome Moves albümünden olacak ve bir tanesi kendilerinin Jam in The Van performansı olacak. Şunu emin bir şekilde söyleyebilirim ki The Peach Kings playlistlerinizde yerini almaya hazır. Siz hazır mısınız?

Twıtter: @thepeachkings

 

KEŞFET

SUBMOTION ORCHESTRA

11 Mayıs 2015 — yazar Turan Mustafa

sub.jpg

Onlar bildiğiniz orkestralardan değil, isimlerine aldanmayın. Submotion Orchestra, elektronik müziği en iyi şekilde yorumlayan gördüğüm en kalabalık grup. Yedi kişiler ve mükemmel bir uyum içerisindeler. Elektronik müziği düşününce bu kadar fazla sesin iç içe geçmesi biraz kafa patlatmaz mı diye sorabilirsiniz ama Submotion Orchestra bunu çoktan aşmış.

Yaptıkları müzikte, dub-step ve soul ritimlerinin üzerine jazz ezgilerini o kadar güzel eritmişler, o kadar pürüzsüz ki dinlerken “işte bu!” dedim kendi kendime. Ritimler çok güzel,   sözler çok güzel bir de üstüne tatlı mı tatlı vokalimizin sesi eklenince ortaya şaheserler çıkıyor.

2009 yılında kurulmuş kalabalık grubumuz. İlk kez Finest Hour adında bir EP çıkartmışlar ondan sonra da gelsin albümler gitsin konserler. Son albümleri Alium ise 2014 yılında daha geçtiğimiz Kasım ayında çıkmış tüm müzik marketlere. Bu arada Submotion Orchestra konser için 28 Kasım 2014’te İstanbul’daydı yani kaçırdınız.

Eğer elektronik müzik seviyorsanız ama elektronik müzik içinde daha farklı, daha kulağa yatkın bir ses arıyorsanız sizi Submotion Orchestra eşiğine davet ediyorum. Gün içinde cool bir dokunuş olacaktır.

Twitter: @Submıtion

KEŞFET

GEÇEN YiNE FESTiVALDEYiZ: PARKTA BAHAR FEST’

10 Mayıs 2015 — yazar Turan Mustafa

festival.jpg

Geçen cumartesi yani 2 Mayıs’ta Parkta Bahar Festivali’ndeydik. Tabiki muhteşemdi. Ülkemizde pek tercih edilmese de sadece yerli sanatçıların yer aldığı festivaller daha zevkli olabiliyor bazen ve Parkta Bahar Festivali de o zevkli olanlardan bir tanesiydi.Şebnem Ferah ve MFÖ’yü aynı akşam canlı canlı dinlemeyi bir hayal edin; Parkta Bahar Festivali tam olarak bunu yaşattı biz katılımcılarına.

İstanbul’un yeni incilerinden Lifepark’ta düzenlenen festival DJ Nadir Duman’ın setiyle başladı ve biz de ufak ufak eğlenceye ısındık. Nadir Duman’ın ardından sahneye çıkan Esin İris ise hareketli parçalarıyla bıyıklı ağabeylerimizi bile oynatmaya başladı. Ayrıca festivalde rastladığımız ‘küçük festivalciler’ daha o küçük yaşlarında ebeveynleri sayesinde festival kültürüne ayak uydurmaya başlamışlardı.

Esin İris’ten sonra sahneyi Sattas adeta sallamaya başladı. Türk reggae müziğinin başlangıcı sayabileceğimiz grup, müthiş sahne performansıyla beni gerçekten büyüledi. Hele ki vokal Orçun “Leo” Sunear’ın enerjisi ve hareketliliği ben mehvetti, fotoğraflarını çekmeye çalışırken bir türlü kendisini durduğu yer yakalayamadım ve doğru düzgün bir fotoğrafını da çekemedim.

Sattas’ın başarılı performansı sona erince ben de heyecan patlaması yaşamaya başladım çünkü Parkta Bahar Festivali’nde Şebnem Ferah vaktiydi. Heyecanımın hakkını verecek şekilde sahneye çıktı Şebnem Ferah ve gerçekten muhteşem bir ses. Tartışmasız Türkiye’nin en iyi kadın rock vokali olduğunu her seferinde kanıtlıyor Şebnem Ferah.

Ve en sonunda da beklenen adamlar, MFÖ sahnedeydi. MFÖ için aslında söyleyecek çok bir şey yok. Onları canlı dinleyen de dinlemeyen de tahmin ediyordur çok iyi olduklarını. Kaliteli müzik, herkesin dilinde, bütün katılımcıların beraber söylediği şarkılar.

Festivalin sonuna doğru ufak bir yağmur saçlarımıza değse de biz çok eğlendik. Festivalde tanıştığımız ve festival boyunca beraber eğlendiğimiz Merve Ablamız ve Murat Abimizi burada anmak istiyorum. Onlar artık bizim festival arkadaşlarımız. (Ayrıca bizi arabalarıyla Beşiktaş’a kadar bıraktılar ve çok tatlıydılar.

KEŞFET

MANUS BABA

9 Mayıs 2015 — yazar Gözde Solak

manus.jpg

 ”Manuş Baba mı? O nasıl isim ya?” diyen sesleri duyar gibiyim. O zaman bu güzel sesli adamı  anlatmadan önce isminin anlamıyla başlayalım yazıya. Asıl ismi Mustafa Özkan olan Manuş Baba şöyle açıklamış isminin anlamını:

”manuş adı, yıllarca müziği,kültürü ve hüznü ile beni etkileyen çingenelerin arasından gelmektedir. Sanskritçe ‘insan’ demektir.’baba’ ise henüz küçük bir bebekken,ağzımdan çıkan ilk kelime…”

Hayatı hakkında çok fazla bilgi edinemediğim sanatçının sesi ve şarkıları hakkında konuşacak çok şey var aslında. İnsanın içine işleyen hüzünlü bir sesi ve yorumu var. Kendi şarkılarının yanı sıra birçok coverı bulunan sanatçı Nazan Öncel,Jehan Barbur ve Sezen Aksu gibi önemli isimlerin şarkılarını seslendirmiş.Coverların arasında en sevdiğim Nazan Öncel’den ‘Bırak Seveyim Rahat Edeyim’ oldu.

Elin Elime,Değmez,Deli Ediyor, İstanbul, Tabutta Rövaşata… Bunlar kendi şarkılarından bazıları. Tüm şarkılarının ortak özelliği ise hepsinde hatta en hareketlisinde bile bir hüzün olması. Tabi bu benim fikrim, sizin fikrinizi de merak ediyorum doğrusu. O zaman şöyle buyrun, “Değmez” ile başlayalım işe…

Twitter: @manusbaba

KEŞFET

SARAH BLASKO

9 Mayıs 2015 — yazar Merve Yıldız

sarah.jpg

Tekrardan Avusturalya doğumlu bir indie-pop mucizesiyle kaşınızdayım arkadaşlar. 1976 doğumlu Sarah Blasko hem söz yazıyor hem de ipeksi, yumuşacık sesiyle seslendiriyor.

Bizi kendisiyle ilk kez 2004 yılında çıkardığı “The Overture & The Underscore” albümü ile buluşturdu. En son da 2012 yılında “I Awake” olmak üzere beş albümü bulunuyor. Çıkardığı albümlerle en iyi kadın sanatçı ve en iyi albüm gibi ödüller de alarak yeteneğini kanıtlamış Blasko 2013 yılında Babylon İstanbul’da sahne almış. Konserlerinde sesiyle olduğu kadar beden dilinin uyumuyla da dikkat çekiyormuş. İki hemcins arkadaşıyla kurduğu Seeker Lover Keeper isimli grupla birbirlerinin yazdıkları şarkıları seslendirdikleri bir albümleri de var.

İnsanı birden bire durultan bir tonu var Sarah Blasko’nun. Ve mutlaka izlemenizi önerdiğim ilginç görselleri olan klipleri. Hüzünle karışık huzurlu bir dinleyiş bekliyor sizi, buyurun arkadaşlar…

Twitter: @sarahblasko

KEŞFET

GENÇ OSMAN

24 Nisan 2015 — yazar Gözde Solak

genc-osman-960x540.jpg

Bu aralar dinlediğim yeni şarkılar bile yıllardır dinliyormuşum gibi geliyor,sevdiğim şarkılar ise sıradan.Hem yeni şarkılar hemde yeni sesler ararken çıktı karşıma Genç Osman.Sevdiğim birkaç iyi sesi hatırlatıyor ama yepyeni şeyler hissettiriyor.

Bir dönem Mavisakal’ın solisti  ve Hindiba grubunun kurucusu, müzisyen, solist,çevirmen.15 yıl ara verdiği müziğine ilk sola albümü olan Gökyüzü Masmavi ile devam eden Genç Osman iyi ki dönmüş aramıza. ‘Seninle Kalıyorum’ şarkısını ilk dinlediğimde daha önce nerelerdeydi bu şarkı dedim.

İsviçre’de doğan ve çocukluğunun bi dönemini orada geçiren şarkıcı Türkiye’de Marmara Üniversitesi’nde Resim-Heykel Bölümü’nü bitirmiş. Aynı zamanda çevirmenlik yapan Genç Osman, Goethe-Faust,Arthur Schnitzler-Rüya Romanı gibi klasiklerin yanı sıra düzeltmenlik yapmış ve bu özelliği ile beni çok şaşırtmıştır.

13 şarkı bulunan Gökyüzü Masmavi şarkısının çıkış parçası olan ve Aylin Aslım’la düet yaptığı ‘Dilek Tutmak’ şarkısını buradan* dinleyebilirsiniz. Ama önce ‘Daha Küçüksün’ şarkısını dinleyelim, bakalım beğenecek misiniz.

Twitter: @gencosmanmuzik

KEŞFET

KAT FRANKIE

22 Nisan 2015 — yazar Merve Yıldız

kat-frankie.jpg

Soğuk bir kış gecesinde rast geldiğim bu inanılmaz duruluktaki ses içimi ısıtmıştı. Tüm gece “happy” şarkısını dinledikten sonraki gün tüm albümünü, bir sonraki gün diğer iki albümünü de tüketmeye başladım ve aylar sonra bugün hala doyabilmiş değilim. Şehirlerarası yolculuklarımda bana eşlik eden en huzur verici ses oluyor.

Sanırım onda en çok etkilendiğim şey de şarkıları ne kadar hissederek söylediği, her birini yaşıyor ve yaşatıyor olması. Özellikle sesi isyana dönüştüğündeki gerçekçilik oldukça etkileyiciydi bana kalırsa.  Mümkün olduğu kadar sözlerini çevirmeye, anlamaya çalışmanızı öneriyorum çünkü etkisinin artacağını biliyorum.

Frankie 8 Temmuz 1978 Sdney/Avusturalya doğumlu. Berlin’de yaşıyor. Öylesine minimal bir yaşamı var ki kendisi hakkında çok fazla bilgi edinmek mümkün olmuyor.

Yazdığı ve bestelediği parçalara bakıldığında indie pop ve indie rock türlerinde ele alıyoruz Kat Frankie’yi. Altı yaşında beste yapmaya başlamış ve üstelik gitar çalmayı kendisi öğrenmiş yani doğuştan müziğe yatkın olan Frankie’nin kariyeri 2007 yılında “Pocketknife” albümüyle başlıyor. Sonrasında 2010 yılında “The Dance of Stranger Heart” ve 2012’de “Please Dont Give Me What I Want” albümleri bizlerle kavuşuyor. Son olarak 2014 yılında  “Healer” isminde bir single çalışması var. Şimdilerde Berlin’de sahne alıyor.

Ben onun hem etkileyici hem minimal olan yaşamından ve tarzından söz ederken siz de bu tok ve güzel sesi dinliyor olmalısınız.

Twitter: @katfrankie

KEŞFET

HAILEY TUCK

8 Nisan 2015 — yazar Turan Mustafa

hailey-960x720.jpg

“Born in Texas, living in Paris. Raised on a diet of 1920’s Jazz, vintage dresses and black & white movies.”

Hailey Tuck, kısaca böyle anlatıyor kendi hikayesini. “Texas’ta doğup Pariste yaşıyor. 1920’lerin Jazz müziği, vintage elbiseler ve siyah-beyaz filmlerle yoğrulmuş.”

Jazz müzik her zaman dinginliği çağrıştırıyor bize fakat tam aksine Jazz içinde, aşkın bir türlü bitmek bilmeyen kovalamacasını anlatıyor aslında. Hailey Tuck da tam olarak bu kovalamacanın içinde yaşamış bir müzisyen. Texas’tan kalkıp Paris’e aşkın peşine düşmüş.

18 yaşında Paris sokaklarında kalacak yeri bile olmadan dolaşan, taksi parasını söylediği şarkıyla ödeyen bir kadınla tanıştırayım sizi. 1920’lerin 30’ların Jazz müziğine güzel bir saygı duruşu kendisi. Saçıyla kıyafetleriyle makyajıyla; televizyonda şans eseri rastladığımız, izlemeye çalışsak da ancak 5 dakika bile dayanamadığımız siyah-beyaz filmlerden fırlamış gibi görünen bir kadın Hailey ancak yaptığı müziğe bakacak olursak; bırakın 5 dakika bile dayanamamayı, bir ömür dinlemekten vazgeçemeyeceğiniz sanatçılardan bir tanesi o. Tabi ki bu iddia, Jazz müzik severler için fakat eğer siz de günümüzde ‘popi’ olan bangır bangır pop müziğinden sıkıldıysanız biraz sakinleşmek için mükemmel bir durak bence.

Lafı fazla da uzatmaya gerek yok aslında çünkü dinlediğiniz zaman ne demek istediğimi tam olarak anlayacaksınız ve izlediğiniz zaman. Hailey’i dinlemeye başladığım günden beri de ne zaman Türkiye’ye de uğrar diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Sahnesinin insanı 1920’lere hapsettiğini söyleyen çok. Türkiye’ye de gel Hailey…

Twıtter: @Haileytuck

 

KEŞFET

SU SOLEY

6 Nisan 2015 — yazar Gözde Solak

su-soley-960x550.jpg

 Su Soley; “Bu Yaz” ve “Anladın mı?” gibi muhteşem şarkılarının sahibi . Su Soley, o kadar yetenekli ve o kadar çok şey yapmış ki anlatmaya nereden başlayacağımı bilemedim.

Müzik hayatına 2000 yılında başlayan genç müzisyen başlarda İstanbul Gelişim Orkestrası’nda yer almış. Ardından Ajda Pekkan,Teoman ve Yalın gibi ünlü isimlerin vokalliğini yapmış ve bu sırada kendi orkestrasıyla sahne almaya devam etmiş.  

Kendi şarkılarının yanı sıra yerli yabancı birçok coverı olan sanatçının Latin, Brazil, Jazz, Funk, Soul, Hiphop, Rock, 80’s, R&B ve Popüler müzik yaparak; İngilizce, İspanyolca, Portekizce, Rumca ve Türkçe dahil pek çok dilde şarkılar söylediğini öğrendiğimdeyse yaşadığım şaşkınlığı tahmin edersiniz.


ODTÜ Okul Öncesi Eğitim Öğretmenliği bölümünü bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Müzikal Tiyatro Oyunculuğu’nu kazanan sanatçının yetenekleri bu kadar değil. Buz pateni, atletizm, tenis, basketbol, kayak ve snowboardun yanında, 13 yıl boyunca, yüzme başta olmak üzere monopalet, sutopu, sualtı ragbisi gibi değişik sporlarla da ilgilenmiş.

Müziğine gelecek olursak onu “Bu Yaz” ve “Anladın mı?” şarkılarıyla sevdim ama Adam (Sibel Alaş) ve Olduramadım (Özkan Uğur) coverları da hiç fena değil. Yine de Su Soley’i tanımaya “Bu Yaz” ve “Anladın mı?” ‘dan başlayalım. Hatta ben sizin yerinize ilkini seçeyim. Hadi ‘Bu Yaz’la Su Soley’e güzel bir başlangıç yapalım…

Twitter: @SuSoley

6

KEŞFET

MISTY BOYCE

31 Mart 2015 — yazar Turan Mustafa

misty-960x881.jpg

Abartılıp abartılıp göklere kadar çıkartılacak güzel bir ses ve her şeyden önce güzel bir müzik. Farklı… Misty Boyce deneysel müzik yapan ama diğer deneysel müzik yapan arkadaşlar gibi işin suyunu çıkarmayanlardan. Sadece yeni ürettiği sesleri ve denemeleri dinlenebilir bir müziğin içine yedirmiş ve ortaya gerçketen de dinlenebilir bir şey çıkmış.

Tecrübe konusunda şüpheye düşürmeyen sanatçı, bir çok deneyim yaşadıktan ve bir albüm çıkardıktan sonra her şeyi bi kenara bırakıp yeni bir başlangıç yapıyor ve Los Angeles’a taşınıyor. İşte, Los Angeles’ta size dinlemeniz için yalvarabileceğim ‘The Life(2014)’ albümünü bağışlıyor bizlere.  The University of Cincinnati College Conservatory of Music isimli okulda jazz piyano eğitimi alan Boyce, bu öğrenimini ‘The Life’ albümünde çok güzel kullanmış. Albümden çok hareketli şarkılar beklemeyin çünkü Misty ablamız biraz ağır takılmış fakat canlı şarkılarda mevcut.

Noyce daha önceki yayınladığı çalışmalarında da çok başarılı ancak kendini bulduğunu düşündüğüm yer tabili The Life albümü. 2012 yılında yayınladığı ‘Tough Love’ albümü de kesinlikle bi kulağa doldurup boşaltılmalı.

The Life albümünden özellikle dinlemenizi tavsiye edeceğim şarkı “Unsatisfied Mind” fakat henüz bu şarkıya klip çekmediği için albüme gelen ilk klip ve albüme adını veren şarkı ile başlatacağım sizi Mistiy Boyce maceranıza. Ayrıca albümü dinlemek için de BURAYA tıklayabilirsiniz. The Life…

TwItter: @mistyboyce

KEŞFET

FUKKK OFFF

21 Mart 2015 — yazar Turan Mustafa

fukkk-offf-960x641.jpg

Değişik şeyler seven bir insan olarak sizi değişik bir Dj ile tanıştırmak isterim. Kabul ediyorum herkesin severek dinleyeceği bir tarza sahip değil ancak yaptığı işler gayet orjinal ki Almanya’dan böyle bir şey çıkmış olması da beni şarşırttı biraz.

Sanatçımıza gelecek olursak, anladığınız gibi kendisi Alman bir Dj ve asıl adı Bastian Heerhorst. ‘Rave Is King’ şarkısıyla alman club listelerini alt üst etmiş bir arkadaşımız ve aynı zamanda ‘Bl00dfuck’ adlı şarkısı da İngiltere’nin bağrından kopan Skins dizisinin fragmanlarında kullanılmış. Ayrıca 2009 yılında da ‘Love Me Hate Me Kiss Me Kill Me’ adlı albümünü yayınlayıp güzel ve farklı bir işe imza atmış. Evet, albümün adı biraz uzun ama albümle aynı ismi taşıyan şarkısı, electro-house müzik seven arkadaşları yerinden hoplatacak kadar harika.

Fukkk Offf, şöyle durumlarda dinlenecek bir arkadaş bence;

1) “Ay, canım çok sıkıldı.”

2)”Uf, çok halsizim.”

3)”Oturduğum yerden kalkacak halim yok.” gibi.

Eğer siz de bu gibi durumlarla karşılaşırsanız bir doz Fukkk Offf almanızı şiddetle öneririm. Şarkıları gerçekten çok akıcı ve hızlı, ne o çok kafa şişiren club müzikleri gibi gürültülü ne de sizi oturduğunuz koltuğa gömüp bırakan dub-step ürünleri gibi. Tekrar söylüyorum evet, biraz değişik ama bu tarzı beğenen arkadaşlar için gayet güzel. Bir de söylemeden olmaz, ‘Black Phantom’ favorimdir.

Ve şimdi eğer yeterince merak ettirebildiysem işte Fukkk Offf.

KEŞFET

SONDRE LERCHE

11 Mart 2015 — yazar Gözde Solak

sondre-960x640.jpg

Sondre Lerche; dinlerken yerinizde duramayacağınız ”Bad Law” şarkısının sahibi kendisi. Benim için Sondre Lerche’den önce ‘Bad Law’ gelir, o derece güzel ve bağımlılık yapan bir şarkı. Özellikle keyifli ve mutlu anlarda aşırı doz alabilirsiniz,iyi gelir.

Norveçli şarkıcıyı ‘Bad Law’ şarkısıyla sevdim. Sonra biraz detaya indim ve küçük bir araştırma yaptım. Kendisi 8 yaşından beri gitar çalan, 7 albümü olan, 1980’lerin pop müziğinden etkilenmiş, 32 yaşında  genç ve gayet başarılı bir müzisyen. 8 yaşında gitar çalmaya başlayan birinin 14 yaşında ilk şarkısını yazmasına şaşırmazsınız herhalde.

Ablasının çalıştığı kulüpte çalarken bir prodüktör tarafından keşfedilen Norveçli sanatçı asıl ününü 2000’lerin başında ilk albümü olan ‘Faces Down’ ile yakalamış.

Tek başarısı albümleri değil elbete. Bir de ”Dan in Real Life” filmi için yaptığı müziklerle tüm beğenileri toplayıp filmin ufak bir sahnesinde oynamayı da ihmal etmemiş.

Pop/Indie Rock/Caz16 türlerinde nadide eserler vermeye devam eden Sondre Lerche’in  Legends ve Sendimentalist şarkılarını da dinleyin mutlaka. Ama önce ‘Bad Law’…

 

KEŞFET

KAHÎNAR

4 Mart 2015 — yazar Turan Mustafa

kahinar.jpg

Eğer aklınızda “Türkçe müzik ne kadar farklı olabilir ki?” sorusu varsa siz hala Kahînar dinlememişsiniz demektir. Türkçe deneysel müziğin en kaliteli örneklerinden olan grup, Türk ezgilerini trip-hop havasıyla çok güzel harmanlamış.

Şarkılarında adeta bir ağıt mevcut. Vokalimiz Tuğçe Şenoğul’un sesi de işin boyutunu bir hayli değiştirmiş. Bunun yanında sözlerdeki derinlik dinleyenleri bir hayli içine çekip uzun süre orada tutuyor.

2011 yılında MySpace üzerinden yayınladıkları Nuhari albümleriyle karşımıza çıkmış olan grup keşke hala bize bu zevki yaşatmaya devam ediyor olsaydı ancak kendilerine artık ulaşamıyoruz. Türkiye’de derin bir açlık duyduğumuz bunun gibi girişimlerin gerekli desteği alamaması da Kahînar ile tekrar aklımızı kurcalamıyor değil.

Kahînar’ı iyice hazmedebilmeniz için bir süre dinlemeniz gerekiyor çünkü alışık olabileceğiniz bir durum değil. Bu yüzden sizinle bir değil 2 parça paylaşarak bu alışma sürecine katkıda bulunmak istiyorum.

Karşınızda Kahînar…

MySpace: kahinar

KEŞFET

GAYE SU AKYOL

4 Mart 2015 — yazar Gözde Solak

gaye-su-akyol.jpg

29 yaşında  müzisyen, ressam ve antropolog bir kadın düşünün. Şarkılarında hem klasik Türk müziği hem de modern tınılar var. Bana göre eskiyi seven eskiyle yaşayan modern bir müzisyen Gaye Su Akyol.Fakat tartışmasız bir yanı varsa bu kesinlikle ‘farklı’ oluşudur. Şarkılarındaki sözüyle müziğiyle sesiyle de bunu kanıtlıyor zaten.

80’lerde çocukluğunu 90’larda gençliğini yaşamış; bir yandan Deep Purple,Nirvana,Jimi Hendrix dinlerken evde çalan Müzeyyen Senar’a Safiye Ayla’ya kulak vermeyi de ihmal etmemiş olan sanatçı iki tarafı öyle güzel harmanlamış ki ona özgü bu şarkılar çıkmış ortaya. Şarkıları ilk dinlediğimde aklımda şöyle bir cümle döndü ‘Modern rakı masası şarkıları gibi’.Hem eski hem de günümüzden ezgiler. Şarkılar bizi tüm zamanlara götürüyor,hayal ettiriyor, hissettiriyor.

Şarkılarının hissettirdikleri bir yana isimleri ve sözleri de farklılığıyla beni etkiledi. ‘Pink Floyd’un Dediği Gibi’ diye bir şarkısı var mesela.Dikkat çeken birkaç şarkı sözünü de sizlerle paylaşmazsam olmaz; ”Ya o uzaya gidilecek/Ya o uzaya gidilecek”, ”Şeytan uzatıyor seni /Cehennem Meyhanesinden bir hesap gibi” ilk aklıma gelenler.Birde ‘Abbas’ şarkısını birkaç kez dinledikten sonra ”Abbas yolcudur anam/Endamı işlemiyor” sözlerini  mırıldanacağınıza eminim.

Gaye Su Akyol’u ilk olarak ‘Ruhun Ölmüş Senin’,’Biliyorum’ ve ‘Cehennem Meyhanesi’ şarkılarıyla tanıyıp sevdiğimi dinlenilmesini şiddetle tavsiye ettiğim şarkıları olduğunu söylemem gerek. ‘Ölü Bir Adama’ şarkısı da yeni keşfimdir, tavsiye edilir.

‘Develerle Yaşıyorum’ albümü Büyük Ev Ablukada’nın kurduğu Olmadı Kaçarız Plakçılık’tan çıkmış. Şarkıcının kendi sitesinde albüm o kadar güzel ve farklı anlatılmış ki okuduktan sonra Gaye Su Akyol’un neden ‘eski’, ‘farklı’ ve ‘modern’ olduğunu anlayacaksınız.

”Gaye Su Akyol’un hiç beklenmedik ilk uzunçaları “Develerle Yaşıyorum” adeta sanat musikisinden uzaya fırlatılmış bir muhtıra. Bestesi ve güftesi kendine ait olan 9 eşsiz eseriyle Gaye Su Akyol’un müziği, rakınıza meze mi başınıza bela mı oluyor siz karar verin.”

Twitter: @GayeSuAkyol

KEŞFET

VIC AND GAB

21 Şubat 2015 — yazar Turan Mustafa

vic-and-gab.jpg

İki tatlı kız kardeşin küçüklüğünden bu güne geliyor ‘Vic And Gab’. Victoriah ve Gariela çocukken beraber şarkı söyleyerek başlamışlar bu işlere. Sonra gitardı, basstı derken 2011’de işi biraz ciddiyete bindirecek “So Long So Tired” şarkısını kaydetmişler. Ve şarkıları beklenmedik bir şekilde ilgi görünce kız kardeşler bu yolda devam etmeye karar verip baterist arayışına girmişler ve Esteban Vazquez, kızlara eşlik etmeye başlamış.

Daha sonrasında çalışmalara son hızla devam eden kızlar, ilk EP albümleri ‘Bridges and Guns’ ile piyasaya çıkmışlar. Daha sonrasında da 2013 yılında kendilerinin ilk albümü olan ‘Love of Mine’ albümünü raflara servis etmişler.

Vic And Gab, çok aşırı beklentilerle dinlenmemesi gereken bir grup aslında. Eğer siz de minimal şeylerden hoşlanıyorsanız o ayrı tabiki çünkü çok sade bir sound ve tamamen iki kız kardeşin harmanlanmış ses-enstrüman sanatı, Vic And Gab şarkıları.

İlk albümleri ‘Love of Mine’ ile adından da anlaşılabileceği gibi aşktan söz eden Vic And Gab, albümleriyle aynı ismi taşıyan şarkıları Love of Mine ile sizlerle.

Twitter: @vicandgab

KEŞFET

KIVILCIM URAL

21 Şubat 2015 — yazar Gözde Solak

kivilcim.jpg

Müzikle doğmuş, müzikle büyümüş genç bir müzisyen Kıvılcım Ural.Müzikle doğmuş diyorum çünkü kendisi Mavi Işıklar grubunun eski gitaristi Fikret Ural’ın kızı. Müzikle dolu bir evin içinde büyüdüğünü söyleyen Kıvılcım Ural 6 yaşındayken de Barış Manço’nun 7’den 70’e programında ilk bestesini söylemiş. Aynı zamanda fotoğrafla da ilgilenmiş ve ilk sergisini İzmir’de açmış.

”Rüya Raporları” adlı albümündeki tüm şarkılar akustik olarak kaydedilmiş ve hepsinin söz ve müziği Kıvılcım Ural’a ait.Televizyonun çoğalarak bittiğini düşünen şarkıcı bu yüzden yedi klibinin yedisini de internet üzerinden yayınlamış.

”İnsan, kendi dünyasını ifade edebileceği bir alan bulunca mutlu hissediyor.” diyen Kıvılcım Ural kendi dünyasını müzikle ifade edebildiğini kanıtlar nitelikteki şarkılarıyla karşımızda.’Kapat Gözlerini’ şarkısı onun sade ve kendine özgü dünyasını tanımak için iyi bir başlangıç…

Twitter: @KIVILCIM_URAL

KEŞFET

CAN KAZAZ

15 Şubat 2015 — yazar Gözde Solak

can-kazaz.jpg

Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nü birincilikle ve onur derecesiyle bitirmiş, Pre-Art bestecilik yarışmasında ”Ada” eseriyle ödül almış, özgür doğaçlama konserleri veren yaratıcı ve başarılı bir isim olan  Can Kazaz aynı zamanda ses kaydı,elektronik müzik kompozisyonu ve akustik müzik kompozisyonu içeren bir besteleme yöntemi üzerinde çalışıyor.Kısacası yaptığı işin hakkını veriyor.

Ayrıca elinden kurtulabilen müzik aleti de yok gibi. Tuşlu çalgılar ,gitar ,bağlama, mandolin, melodika, perküsyon ve daha neler neler çalabilen Can Kazaz’ın “Yollar ve Su” adlı albümünü de daha bir kaç gün önce yayınladı.

Ben onu ‘Bir Albüm’ adlı albümündeki  ‘Nereye Gidiyoruz’ şarkısıyla tanıdım. İlk dinlediğinizde sanki popüler bir şarkıymış her gün bir yerlerde duyuyormuşsunuz gibi geliyor ama öyle değil. Bunun tek sebebi şarkının gerçekten iyi olması. Daha sonra ‘Biraz’ şarkısını dinledim ve bu şarkıdan sonra severek dinleyebileceğim yepyeni birini keşfettiğime artık emindim. O yumuşak sesiyle ve şarkılarının hoş tınısıyla  hissettirdiklerini eminim siz de seveceksiniz.

Twıtter: @bensizdenkactim

KEŞFET

KAVINSKY

14 Şubat 2015 — yazar Turan Mustafa

kavinsky-960x640.jpg

80’lerin elektronik müziğini günümüze taşıyan Kavinsky, Fransız bir dj ve aynı zamanda bir zombidir.

Drive filmindeki Nightcall şarkısıyla ünlenen Kavinsky bu şarkısında aslında hikayesini de bizimle paylaşmaktadır. 1986 yılında Ferrari Testarossa’sı ile yaptığı kazadan sonra tekrar dirilip zombiye dönüşmüştür kendisi.

80’lerin film müziklerinden beslenen Kavinsky, sokakta yürürken onun müziklerini dinlediğinizde sizi bir film sahnesinde yürüyormuş gibi hissettiriyor. Şarkı bittiğinde kendinizi anlamsız bir ağır çekim hissinin içinde buluyorsunuz.

Dilerseniz şimdi Kavinsky’ı, Nightcall şarkısı ile dinleyenler için hatırlayalım, dinlememiş olanlar için ise tanıyalım. Yalnız genç kızlarımız dikkatli olsun, kendisi bildiğimiz zombilerden biraz yakışıklı.

Twitter: @iamKAVINSKY

KEŞFET

CHARITY CHILDREN

10 Şubat 2015 — yazar Turan Mustafa

charity.png

Müzik aşkıyla yaşayan iki insan, notalarında size neler hissettirebilir bir düşünün.

Berlin’in sokaklarında keşfedilen ‘Charity Children’ şarkılarındaki hikayelerle en karanlık kalplere bile dokunabilecek güçte.

Elizabeth’in hayatıyla ve hayalleriyle sizleri oturduğunuz yerden düşüncelerin içine iteleyecek Charity Children…

FACEBOOK: @CharityChildren

KEŞFET

SAINT CAVA

6 Şubat 2015 — yazar Turan Mustafa

saint-cava.jpg

Bundan yaklaşık bir ay gibi bir süre önce YouTube’da videolar arasında kendimi kaybetmiş akarken bir şarkıya rastlamıştım ve adını bir köşeye not almıştım. Geçenlerde notlarımı karıştırırken aralarında Saint Cava ismini buldum ve tekrar dinlemek istedim ancak ben Saint Cava’yı eski bir grup zannederken aslında taptaze bir grupmuş ve dinlediğim “Forget” şarkıları henüz yayınladıkları ilk şarkıymış.

Danimarkalı grup yayınladıkları ilk şarkıları “Forget” ile beni kalbimden vurmayı başardılar. EP Albüm hazırlığında olan grup beni fena şekilde merak içinde bırakmış durumda.  Koyu baslarla dolu müzikleriyle ve gayet ruhani vokalleriyle sizin de ruhunuza inecekleri konusunda kendilerine güveniyorum. Ayrıca ilk şarkılarına çektikleri, her gün görmeye alışık olmadığımız türden klipleri de kaliteli işler yapacaklarına beni fazlasıyla ikna etti.

Umarım beğenerek dinler ve dinletirsiniz.

KEŞFET

THE AWAY DAYS

6 Şubat 2015 — yazar Gözde Solak

the.jpg

The Away Days, beni en çok şaşırtan gruptur kendisi.İlk olarak ‘Paris’ şarkısını dinledim.Çok sevdim ve diğer şarkılarına da baktım.Neden daha önce dinlememişim ki dedim içimden.Aradan uzun zaman geçtikten sonra bir blogda röportajlarına rastladım.Birde ne göreyim.Benim her gün şarkılarını dinleyip ne güzel grupmuş dediğim The Away Days halis mulis Türk bir grupmuş.

2012’de kurulan grubun albümü de pek taze.Bu işe canlı performanslarla ve internet üzerinden yayınladıkları şarkılarıyla başlamışlar.Newcomers Festival’de sahne alan ve Disco Kralı’nda canlı performans sergileyen grup yaptıkları müzik Türkiye’de henüz benimsenemediği için grubun adı The Away Days olsun istemişler.

İndie/dream pop türünde içlerinden geldiği gibi müzik yaptıkalarını söylüyorlar.Türkçe şarkı yapmam gibi bir çabalarının olmadığını istedikleri müziği bu şekilde ortaya çıkarabildiklerini,kendilerini İngilizce şarkılarla daha iyi ifade ettiklerini düşünüyorlar.

Sizi Türkiye’de az ratlanan, türünün en iyi ve en yeni örneklerinden olan The Away Days’in “Paris” şarkısıyla baş başa bırakıyorum.Kliplerinin de çok başarılı olduğunu düşündüğüm grubun ‘Your Colour’ ve ‘Galaxies’ şarkıları da şiddetle tavsiye edilir.

 

İyi dinlemeler…

TwItter: @theawaydays

KEŞFET

NO LAND

2 Şubat 2015 — yazar Gözde Solak

no-land-960x720.jpg

Yersiz yurtsuz bir grup No Land. Kendilerini böyle tanımlıyorlar. Türk, İranlı, Kürt ve Azeri grup üyelerinin yolu İstanbul’da kesişiyor. Önce dost oluyorlar sonra hadi müzik yapalım diyorlar. Ve yaptıkları modern doğu-batı sentezinin en güzel örneklerinden olan şarkılarıyla No Land doğuyor.

İstanbul Sofar Sounds projesi sayesinde keşfedilen grubun henüz bir albümü yok. Albümün bir nevi şarkıları öldürmek olduğunu, albüm için acele etmeyeceklerini söylüyorlar.

Gerçekten kaliteli müzik yapan ve müziği iliklerimize kadar işleyen No Land ‘’ Müzik ruhun gıdasıdır.’’ sözüne kanıt olarak doğmuş gibi. No Land’ in ‘Yüzerdik’ şarkısıyla müziğe doymaya başlayalım, ne dersiniz?

TwItter: @nolandmusic

KEŞFET

THE SMITH STREET BAND

27 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

the-smits.jpg

“Vokalin sesi ne kadar garip?” Bu soruyla başlamıştım The Smith Street Band’di dinlemeye fakat biraz kulak kabartınca, biraz da şarkılarının içinde gezince aslında ne kadar da orijinal ve iyi kullanılmış bir ses olduğunu anladım. Gençler, gerçekten her gün dinlediğiniz insanlardan farklı takılıyorlar. Ona göre dinlemek lazım.

The Smith Street Band, Avustralya çıkışlı bir grup fakat kendileri dünyanın yarısını gezmiş durumda. Turne de turne demiş arkadaşlar ve yardırmışlar.

“Biraz sert gibi sanki” bir tarzları var fakat biraz da “eğlenceli” katmışlar işin içine ve bir de ufak ufak duygu kıpraştırması yapıyorlar ki çok garip oluyor gerçekten.

“Don’t Fuck With Our Dreams” şarkısında hikayelerini anlatmış arkadaşlarımız biraz ve şarkıya çektikleri klipleri de kendilerinin kıtaları aşmış konserlerinin şahidi.

Twitter: @smithstband

KEŞFET

KENDRA MORRIS

26 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

kendra-1.jpg

Bazı sanatçılar vardır şarkılarını dinlemek için özel bir çaba sarf etmeniz gerekir fakat bazıları da vardır ki şarkılarıyla gününüze eşlik ederler. Kendra Morris, işte bu arkadaşlardan bir tanesi. Kulaklarınızda onun sesi varken gün akışkan bir hal alıyor ve garip bir şekilde iyi hissettiriyor. “Oha!!” dediğinizi duyar gibiyim ama bir deneyin de ondan sonra konuşalım.

Çocukluğundan beri müziğe dokunan Kendra, birçok girişimde bulunmasına rağmen anca 2012 yılında ilk albümünü yayınlayabiliyor. ‘Banshee’ Country müziğe güzel bir armağan olan bu albüm Kendra’nın yassı sesiyle birlikte adeta bir çiçek tarlası gibi.

Hadi, biraz Kendra Morris’in sesine kulak verelim ve o tatlı çiçek tarlasından biz de nasibimizi alalım. 😊

Twitter: @KendraMorris

KEŞFET

THE BELLE GAME

23 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

belle.jpg

Hani şarkının bir türlü başlamak bilmediği klipler vardır ya işte öyle bir kliple tanıdım ‘The Belle Game’i. Her şeyin sonunda o bekleyişe değdi ki sizi de The Belle Game ile tanıştırmaya cesaret edebildim.

Melankolinin içine derin bir dalış yapan grup bizi de beraberinde sürüklemeyi çok iyi ve nazik bir şekilde başarabiliyor. Kendilerine özgü diyebileceğimiz, melankolinin derin sularından geçmiş gitarları ve vokaliyle bir şekilde kendimizi bir köşeye attığımız düşüncelerin içinde bulabiliyoruz yani bana öyle oldu diyebilirim. J

2013 yılında masaya koydukları “Ritual Tradition Habit” albümü, adeta kaçtığımız düşüncelerin içinde bir yolculuğa kesilmiş bilet gibi.  Gelin, The Belle Game ile kaçmayı bırakıp düşüncelere dalalım.

Twitter: @TheBelleGame

KEŞFET

DOPRAH

22 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

doprah.jpg

Sade olan her şey tatlı ve kalıcı olmuştur her zaman. Trip-hop müzik de doğru icra edilebildiği her vakit bu tatlılığı getirmiştir meydana. Doprah, işte bu tatlılığın en güzel yansımalarından bir tanesi ve Doprah için de en doğru kelime “tatlı”.

Yumuşak bir ses ve ağır ritimler kulaklarınızda muhakkak çok güzel bir iz bırakacak. Tabi bir Portishead değil ancak gelecekleri  başarı doluymuş gibi hissettiriyor genç, tatlı grubumuz.

Albümleri bu yıl içerisinde çıkacak grubu şimdilik EP albümleriyle tadabiliyoruz ki bu da çok başarılı olmuş. EP albümlerindeki dört şarkının dördüyle de dinleme listelerinizde yer almayı hak eden Doprah, pardondalmışım topraklarında…

Twitter: @Doprah_

KEŞFET

MOTHER MOTHER

22 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

mother.jpg

Günün inişli çıkışlı ritminin içine eğlenceli bir hareket katmak için ideal soundu yaratmış Mother Mother. Art-pop denilen bu akımın içinde The Sticks albümüyle kendine harika bir yol çizmiş olan grup, farklı işler yapmak için doğduklarını önceki albümlerinde fazlasıyla kanıtlamış ve The Sticks albümüyle de bunun meyvesini bir güzel yemeye başlamış.

Kulağınızda dolu dolu, yoğun bir sound istiyorsanız Mother Mother kesinlikle tam size göre. Ayrıca farklı harmonik vokalleriyle içinizi titretecek seslere sahip vokallerimiz Mother Mother müziğine bambaşka bir tat katmış.

Mother Mother dinletinize yeni albümleri ‘Very Good Sad Thing’ yolda olmasına rağmen en güncel şarkılarından ziyade The Sticks albümünden ‘Bit By Bit’ şarkısıyla başlamanızı şiddetle tavsiye edeceğim için Bit By Bit, şimdi burada ve sizlerle…

Twitter: @mothermother

KEŞFET

LINDI ORTEGA

21 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

lindi-960x641.jpg

Dünyanın hızına yetişmeye çalışmak yerine onu yavaşlatmaya ne dersiniz? Lindi Ortega, tam da bunu yapıyor dinleyenlerine.

Sokak aralarında ya da küçücük bar sahnelerinde kaybolan yıldızları anlattığı ‘Tin Star’ şarkısında o duyguyu tam olarak yaşatan Lindi, 3 albüm ve 2 de EP albüm kazandırmış biz müzik aşıklarına.

Müziğinin kalitesine ve hassaslığına hiç düşünmeden kefil olabileceğim Lindi Ortega, Tin Star ile kulaklarınız pasını silmek için burada.

Twitter: @lindiortega

KEŞFET

CHARLIE BELLE

18 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

charlie.jpg

3 gençten oluşan Charlie Belle, gelecekte ismini çok duyacağımız bir gruba benziyor çünkü farklılar. Yaşlarına rağmen şarkılarında inanılmaz hisler barındıran “Charlie”, kulağınızı okşayacak yumuşak bir sese ihtiyacınız varsa mükemmel bir tercih.

Hem sevimli hem de romantik olmayı çok iyi başarabilmiş Charlie Belle, yeni EP albümüyle pardondalmışım’da…

Twitter: @charbellemusic

KEŞFET

JACK AND THE RIPPER

15 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

jacl.jpg

Doğalarındaki yorumu müziklerine yansıtmış Jack And The Ripper ikiz kardeşler, soundlarındaki farklılığı bir hayli yakalamışlar.

Kayıtlarını da kliplerini de kendileri yapan kardeşler, şarkılarını dinleyelere farklı bir enerji yansıtıyorlar. Elektronik-rock deneyimini henüz yaşamadıysanız Jack And The Ripper iyi bir başlangıç.

Twıtter: @jackandripper

 

KEŞFET

KELLY AND THE HERMANOS

14 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

Kelly-And-The-Hermanos-960x640.jpg

Yoğun geçmiş bir günün ardından ayaklarınızı uzatacak yer arıyorsanız o yer, Kelly And The Hermanos’un yumuşak ve dinlendirici notaları olmalı kesinlikle.

2011 yılında Kelly Bartley’in fırtınaları durgunlaştıran sesi ( gerçekten öyle J) The Hermanos ile buluşunca ortaya adeta hafif rüzgar eşliğinde dans eden papatyaların ritimleri çıkmış.

2012 yılında yayınladıkları “Underwater Western” albümüyle henüz tanışmadıysanız acilen şuradan buyurun.

KEŞFET

SLEEPING WOLF

14 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

Sleeping-Wolf-960x640.jpg

Güzel bir rastlantının sonucunda doğan grup,Los Angeles’ta tanışan prodüktör Steven Solomon ve sanatçı Jake Newton’un beraber şarkı yazmaya başlama kararı almasıyla kuruluyor.

Henüz albüm yayınlamadılar ama şimdiden iki filmin soundtrack albümünde yer almayı başardılar.(Mission Blue(2014),You’re Not You(2014).Sleeping Wolf, alternatif pop türünde karşımıza çıkabilecek en iyi örneklerden ve 2015’te yayınlanacak ilk albümleri için son hızla çalışmaya devam ediyor.

TWITTER: @sleepingwlf

KEŞFET

SHAKEY GRAVES

13 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

Shakey-Graves-960x640.jpg

Alejandro Rose-Garcia tek kişilik orkestra diye anılan arkadaşlardan. Şarkıları buram buram Teksas kokan Garcia, profesyonel adıyla Shakey Graves, yeni albümü “And the War Came” ile yeni ve güzel yerlere dokunmuş.

Aynı zamanda Shakey Graves’in canlı performansları da tadından yenmiyor. Bu yüzden bir klip yerine canlı performansıyla Shakey Graves sizlerle… Afiyet olsun…

TWITTER: @shakeygraves

KEŞFET

DEAR CRIMINALS

13 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

53f75a65e8db7a73a23cee10_original-960x619.jpg

Üç arkadaş; Charles Lavoie, Vincent Legault ve Frannie Holder yıllardır süre gelen beraber müzik yapma isteğini ortaya koyuyor ve Dear Criminals doğuyor.

Şarkılarıyla hafifleten fakat insana şehveti çağrıştıran grup yayınladığı 3 EP albümden “Crave” ile benim ilgimi çekebildi. Umarım sizin de ilginizi çekerler ve playlistinizde yerlerini alırlar.

‘Storm’ ile Dear Criminals karışınızda.

TWITTER: @dearcriminals

 

KEŞFET

BETTY WHO

12 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

Betty-Who-960x715.jpg

Sydney doğumlu Jessica Anne Newham 2007’de Amerika’ya taşınmasıyla birlikte olayların içinde buluyor kendisini. 4 yaşından beri müzikle bir şekilde içli dışlı olmuş olan evinden uzak Newham, Amerika’da Berklee College of Music yıllarında tanıştığı Peter Thomas ile şarkı yazma çalışmalarına başlıyor.

İlk şarkısı “Somebody Loves You” ile güzel bir çıkış yakalayan Newham, sahne adıyla ‘Betty Who’ 2014 yılında yayınladığı albümü “Take Me When You Go” ile adından epey söz ettirecek gibi.

Ve şimdi Betty Who’ya kulak verelim.

TWITTER: @bettywho

KEŞFET

MIDNIGHT FACES

12 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

Midnight-Faces.jpg

Kısaca melankolik elektronik müzik yapan Midnight Faces, sadece kendileri için müzik yaptığını söylüyor.

Los Angeles’ta canlanan grup “The Fire is Gone” albümünü evde ve tamamen kendi imkanlarıyla kaydediyor. Bunu yapmalarındaki amacın da sıkıcı prodüktörler ya da şaşalı isimlerden uzak olmak olduğunu söyleyen gruba, Youtube üzerinden ulaşabileceğimiz gibi kendilerinin SoundCloud hesapları üzerinden de albümlerini dinleyebiliriz.

İşte Midnight Faces…

KEŞFET

KIND COUSIN

11 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

KindCousinPromoWebRes-960x640.jpg

Müzikle genç yaşında tanışan Allison Bohl DeHart, klise korosunda başlıyor bu işlere. Sesinin özgün bir karaktere sahip olduğunun bilincinde olan DeHart arayıştan vazgeçmiyor.

Kendi bestelerini yapmanın peşini bırakmayan DeHart’a şans gülüyor ve organizatör bir arkadaşı sayesinde kısa da olsa bir performans sergileme şansı buluyor. Seyirciler tarafından çok beğenilen DeHart aynı performansı tekrar sergilemesi için farklı kaynaklardan teklifler alıyor. Kendi grubunu kuruyor ve ‘Kind Cousin’ doğuyor. Kind Cousin sizlerle…

twıtter: @kindcousin

KEŞFET

SON LITTLE

11 Ocak 2015 — yazar Turan Mustafa

son-little-960x540.jpg

Jazz ezgilerini, R&B ve hip-hopla yorumlayan Aaron Livingston, müziğine kısaca ‘Future Soul’ adını veriyor. Hayatının her anını yazıya döken Aaron Livingston hikayelerini şarkılarıyla anlatıyor.

Müziğe saksafon ve piyano ile el atan Aaron, kendi dilini keşfetmek için müzik eğitimini kendi kendine ve kendi evinde gerçekleştirmek istiyor ve siz de dinleyerek göreceksiniz ki bir hayli başarılı oluyor.

Lafı fazla uzatmadan sizi, Aaron Livingston ya da sahne adıyla ‘Son Little’ ile baş başa bırakıyorum.

TWITTER: @sonlittlemusic