KEŞFET

RHYS

21 Mart 2018 — yazar Nejla Kübra Coşgun

main

KEŞFET

RHYS

21 Mart 2018 — yazar Nejla Kübra Coşgun

Geçen her anımda iyi yada kötü olarak nitelendirebileceğim olaylar yaşıyorum sosyal ilişkilerimde. Bazen bu sınıflandırmanın doğru olmadığı kanısına varsam da vazgeçemiyorum bu illetten. Kaldığı yerden devam eden hayatımda ise bazen aynı masada oturduğum insanların derdine, ilişkisine, acısına ortak olup akıllar verirken; bazen bir bankta oturup ATM sırasındaki insanların gereksiz telaşlarını izlerken; bazen de uzun süreli tanıştığım insanlardan bulamadığım samimi diyalogları yeni tanıştığım bir insandan bulup, konuştuğumuz esnada istemsizce gülümserken buluyorum kendimi. Delicesine dönüyor bu kısır döngü. Burada bulunma sebebim ise tüm bunları yaşarken bana eşlik eden Rhys’den bahsetmek. Sesi, içtenliği falan “amman amman!” dememe yol açıyor, egzotik güzelliği de yanında bonus tabii.

Portland’da doğan Rhys, 10 yaşında kültürel unsurlar sebebi ile ailesiyle birlikte Stockholm’a taşınıyor. Burada sanata olan ilgisini fark ediyor ve İsveç’in en iyi sanat okullarında tiyatro ve piyano eğitimi alıyor. 16 yaşında tesadüf eseri, Grammy ödüllü söz-yazarı Jörgen Elofsson ile tanışıyor ve ardından onun stüdyosunda çalışmaya başlıyorlar, Henüz 20 yaşında olan Rhys, şu güne kadar tüm eserlerini tekli sunan bir müzisyen. Bazılarında tutkuya dair sözleriyle modern dream-pop kanallarında ses verirken bazılarında ise bastırılmış hisleriyle elektroniğe vurduğu hoş bir üslupla çıkıyor karşımıza.

Maybe I Will Learn, Rhys’ın bu kadar derinlerine inmeme sebep olan dinlediğim ilk şarkısı. “Mumlarla çevrili bir küvette, ayrıldığı erkek arkadaşını düşünerek” yazdığını söylemesi çok daha etkiliyor illaki. Bir kızın yaşadığı depresyonu, yalnızlığı, çaresizliği olabildiğince açık bir şekilde ortaya koyuyor burada. Swallow Your Pride‘da aslında aynı kafalarda aynı hisleri yaşarken yazdığı bir şarkı. Bu parçasını da ağlarken ürettiklerinden bir tanesi olduğunun özellikle altını çiziyor. Birkaç davul eklentisinin, kulakta güzel bir tat bırakabileceği fikrindeyim burada, ama sanıyorum ki “duygu yoğunluğu zaten uzay!” fikrine varıp yeltenmiyorlar buna.  Bir diğer yıldız, 2017’de servis ettiği Last Dance. Burada da usul usul gelişen ritmin, şarkının finalinde hiç belli etmeden toparlanışına ve sona yaklaştığında ise perdeyi yine usulca kapatışına buram buram şahit oluyorsunuz.

İçtenliğiyle hüzne yönlendiren birkaç parça sonrasında -geçiş hissedeceğiniz- diğer şarkısı ise Too Good To Be True. Melodisini kesinlikle tarzımla özdeşleştiremeyip zevk alarak dinlemediğimi tüm içtenliğimle söyleyebilirim. Ekstra olarak sürekli tekrara kaçması da biraz “of!” hissine sebebiyet veriyor bende. Ama nakarat kısmının sözlerini çok sevdiğimi söylemessem haksızlık ederim. 2017’de ise Like You Mean It şarkısı ile  Robin Schulz’un  Uncovered albümüne eşlik etmiş. Remix şarkıları sevmemekle birlikte, dinlememek için olağanüstü bir çaba harcayan biri olarak bu şarkıyı sevmem tabii ki mümkün değil, sözleri bile kurtarmıyor diyebilirim hatta kendi adıma.

Son sürat geçmekte olan zamana karşı kendini bana daima hatırlatacak bir diğer gelecek vaat eden parçası ise geçen hafta sunduğu, No Vacancy isimli teklisi. Bunu ilişkilerinin başında güven duygusunu hissedemediği erkek arkadaşına ithafen yazıyor. Hatta erkek arkadaşıyla anlık yaşadığı bir problem sonrasında “senin için bir şarkı yazacağım” diyerek başlaması acayip hoş geliyor kulağa. Finalde ise öncesine göre oldukça mutlu olduğunu ve güven konusunu artık aştığını belirtiyor. Bana da mutluluklar’ dilemek kalıyor her zamanki gibi.

Aynı kulvardaki sanatçılardan farklı olarak Rhys, hislerini hikayeleştirmeye gerek duymadan tüm çıplaklığıyla ortaya seriyor. Muhtemelen sıradan tarzından  bu kadar etkilenmemin sebebi de bu. Ancak ne yazık ki birkaç alan haricinde yenilikten ve farklılıktan oldukça uzak.  Dinlemeye değecek kadar iyi.  Ama “daha fazlasını beklemek” boşuna diyip bitiriyorum. Daha çok sevip, sevildiğimiz daha güzel günler diliyorum, dinleyip dinlettirmenizi de aynı şekilde.