main

KEŞFET

HATTIE MARSH

23 Mart 2018 — yazar Merve Yıldız

fgfg-1-960x764.jpg

Sona yaklaşmış olma hissi tüm bedenimi ve ruhumu ele geçirmiş durumda. Son olduğunu bildiğin zaman dilimi nasıl geçirilmeli emin olamıyorum. Sanırım ben bu süreçte kendimi daha az düşünmeye adadım.  Bir şehri dolayısıyla bir hayatı terk etmek üzereyim ama bunu düşünmemek için çabalıyorum. İnsanları, anıları ve bir yeri geride bırakmakta oldukça zorlanan biriyim, bu sebeple ara sıra duruluyorum. Yine de kendimi akışa bırakmaktan hiç vazgeçmedim. Çünkü bu şehri hep keyif aldığım, eğlendiğim ve büyüdüğüm şehir olarak hatırlamak istiyorum. Ve en önemlisi bir sürü yetenek keşfettim burada. Hattie Marsh onlardan biriydi. Tam da durulduğum şu günlerde kulağımdan hiç düşürmediğim bu ismi sizinle paylaşmak istedim.

Hattie Marsh; İngiltere’nin nehir kenarında, küçük tarihi bir şehri olan Norwich’te doğdu. Daha sonra bir süreliğine Tayland’a taşındı ve böylece kültürel olarak farklı iklimler içinde yetişti. Hattie zaten küçük yaşlarda şarkı sözleri yazmaya başlamıştı, 11 yaşlarında ise babasının tavan arasındaki gitarını bulmuş ve müzikle fiili olarak buluşmuş oldu. Artık 16 yaşına geldiğinde ise şarkılarını gitarını çalarak söylemeye başladı. Yani gerçek anlamda müzik icra etmeye başladı ve tüm bunların bu kadar erken yaşta olmasının sebebi onun oldukça duygusal biri olmasıydı.

Öğretmeni onun yavaş konuşan biri olduğunu söylüyordu. Hattie kendini anlatmak konusunda hiç de çekingen değildi aslında, yalnızca farklı bir yolla anlatmayı seçiyordu. “Şarkılarım benim günlüğüm. Şarkılar benim konuşmamı sağlıyor.” Cümleleriyle ne kadar duygusal biri olduğunu kendisi de anlatmış aslında. Ben ondan bahsetmeye devam ederken sesiyle bize eşlik etmesi için Poison şarkısını buraya bırakıyorum.

Hattie; hem Tayca hem de İngilizce şarkılar söyleyen, daha çok alternatif folk müziği yapan ve ortaya çıkardığı eseri dinleyicisine her zerresiyle hissettiren bir sanatçı. Sanırım ona hayranım. Garip olan ise şu paragrafa kadar hala onun sesinden hiç bahsetmemiş olmam.

Onu ilk Poison isimli şarkısıyla dinlemeye başladım. Kendimi sesinin dalgalarına o kadar kaptırdım ki uzun bir süre ne anlattığıyla hiç ilgilenmedim. Sonrasında şarkıyı anlayarak dinlemeye çalıştığımda büyüsünün arttığını hissettim. Yalnızca o muhteşem sesiyle dahi duygularını çok güzel ifade edebiliyorken, yazdığı sözlerle kendisine hayran olmamamız için bir sebep bırakmıyor. Hattie, müzik listelerimin içinde hep yer alacak bir isim haline geldi. Sesinin dalgalarında kaybolmaya devam edeceğim. Sizlerin de kaybolması dileğiyle…

Twıtter: @HattieBox

KEŞFET

GLEN HANSARD

5 Mart 2016 — yazar Merve Yıldız

glen_hansard.jpg

Bu defa bir keşifle değil de öneriyle geçiyorum karşınıza. Belki rastlamış ve dinlemişsinizdir Glen Hansard’ı. Sizdeki etkisi ne olur bilemiyorum ama ben bu adamı dinlediğim anda dağıldım. Özellikle Return isimli parçasını dinlediğimde tüylerim ürpermişti. Uzun zaman sonra yüzeysel düşüncelerden arınıp derinlerine indim bazı şeylerin. Bir şekilde bastırdığım duygularımı gün yüzüne çıkardı. Ruhuma dokunan bu adamı, bu sesi tanıdığım için şanslı olduğumu hissediyorum.

Glen Hansard 45 yaşında İrlandalı bir müzisyen, söz yazarı ve oyuncu. The Frames  ve The Swell Seoson olmak üzere iki grubu olmuş bu zamana kadar. 13 yaşındayken okulu bırakmış, sokak müziği yapmaya başlamış ve 20 yaşında The Frames grubunun vokalisti ve gitaristi olmuş. Daha çok The Once filmindeki performansından sonra tanındığını söyleyebilirim. 2007 yılında Bob Dylan’ın birkaç parçasını kaydetmiş bir film için ve sonrasında birçok filmin müziğini yapmış. Konserler ve albümler bu sürecin beraberinde gelmiş. Elbette solo albümü de var Hansard’ın, ben zaten yalnızca onu dinliyorum uzun zamandır. Sizlerin de severek dinleyeceğini düşünüyorum.

KEŞFET

THE WHITE BUFFALO

26 Eylül 2015 — yazar Turan Mustafa

the-white-960x545.jpg

Şimdi size anlatacağım adam, ne etten ne de kemikten oluşuyor. Kendisi hücresi hücresine sesten oluşmuş bir insan. Şarkılarını dinlerken hele bir de kulağınızda kulaklık varken kendinizi, adamın gırtlağındaymış gibi hissediyorsunuz. Hayatımda duyduğum en güçlü, en tok, en oturaklı, en çatallı seslerden bir tanesi. Kendisi Amerikan müziğini yüceltmek için doğmuş bir adam ve dahası. Övmeye birazcık ara verip kendisi hakkında sizinle biraz bilgi paylaşıp sonrasında övmeye devam edeceğim.

Jake Smith yani The White Buffalo’yu Sons Of Anarchy’den keşfeden bir abim sayesinde haftalardır dinliyorum. Kendisinin mükemmel sesini dinlediğim haftalar boyunca da onu merak ederek çıldırdım ancak hakkında açıp tek bir kelime bile okumadım çünkü sesini henüz tam olarak hazmedememiştim. Böyle bir ses sindirilemez çünkü inanılmaz bir şey. Daha sonrasında oturup araştırmalarıma başladım ancak malesef ben giydiği donun rengini bile öğrenmek isterken hakkında çok da bir şey bulabildim diyemem. Evet, albümlerinin isimlerini falan biliyorum ama böyle bir sese sahip bir insanın ne yiyip içtiğini öğrenmem lazım benim. Çünkü bu sesle nasıl bir albüm yaparsan yap güzel olur zaten. Sen sesi nasıl yaptın onu söyle. 

The White Buffalo herkesin bir grup sandığı ama besteci ve söz yazarı olan Jake Smith’in kendisi. The White Buffalo, Smith’in lakabı ve sahne ismi. Kendisi ilk albümü 2002 yılında çıkarmış. Ve merak etmeyin bol bol albümü ve EPsi var yani doya doya dinleyebilirsiniz. Kendisi son albümü ‘Love & The Death of Damnation’ ı da bu yıl yayınladı. Tabi ki turlarına devam ediyor ancak Türkiye’ye uğrar mı diye bakınca şimdilik hüsran.

Buffalo, bu kadar mükemmel müzik yapmasına rağmen hakettiği değeri bulamamış bir ustamız bence ancak Sons of Anarchy’de kullanılan şarkıları sayesinde biraz üne kavuşmuş çok şükür. Üstüne basarak söylüyorum ki The White Buffalo hakkında yorum yapmak falan benim haddime değil çünkü adam mükemmel. Ses, resmen göklerden inmişte gelmiş dolayısıyla albümler, şarkılar, performanslar falan ben ne anlatsam boş. Dinleyince zaten dizlerinizin bağı çözülecek kesinlikle.

Artık ben aradan çekilip sizi bu mükemmel (mükemmel sönük kalıyor bundan daha iyi bir sıfat varsa bana bildirin) sesle baş başa bırakıyorum. Kendisi dünyadaki en iyi The House of The Rising Sun yorumlarından birisine sahip. Ben aşağıya bol bol bırakıyorum, dinleyin dinleyebildiğiniz kadar. Sağlıcakla!

Twitter: @blancobuffalo

KEŞFET

SHARON VAN ETTEN

21 Temmuz 2015 — yazar Merve Yıldız

SVE_Newport_2012.jpg

Sharon Van Etten’ı tanımamın garip, hüzünlü bir hikayesi var tabi ama bunu bireysel bloğumda yazabilirim ancak. Size şimdi onun müzikal kariyerinden ve belki biraz karakterinden bahsedeceğim.

Sharon Van Etten otuz dört yaşında Amerikalı bir müzisyen ve söz yazarı. Kariyerine çok geç başlıyor Sharon çünkü üniversite döneminde aşık olduğu adam onu desteklemek yerine engelliyor, yeterince iyi olmadığını söyleyip gitarını kırıyor ve ailesiyle görüştürmüyor. Sharon bu zulmü beş yıl çektikten sonra ailesinin yanına dönüp hayatına yeniden devam ediyor ve daha sonra yirmi dört yaşında New York’a taşınıp hayallerini gerçekleştirmeye başlıyor.

İlk albümü Because I Was In Love (2009), yalnızca onun sesi ve klasik gitarının olduğu tüm yaşadıklarının ardından duygu yüklü bir albüm. Sonrasında Epic (2010) başka ensturmanlarında yer aldığı daha grup havasında bir albüm oluyor. Tüm albümlerinde farklı bir etki var, son albümü Are We There ise artık eski sevgilisinin yaşattıklarından ve diğer tüm sıkıntılarından arınmış, yeni hayallerinin izlerinde bir albüm.

Uzun zamandır birlikte çalıştığı bir ekiple turnelere çıkıyor. 2012 yılında İstanbul’da da sahne almışlardı, malesef ki henüz keşfetmemiştim kendisini. Sharon karşısında oturup dertleşebileceğiniz “bizden” biri gibi. Bir sanatçıda kendimizi bulmamız her zaman mümkün değildir. Son olarak hayranı olduğu stand-up sanatçısı Tig Notaro’nun hayat hikayesinin anlatıldığı bir filmin kapanış kısmı için Words şarkısını besteledi.

KEŞFET

MANUS BABA

9 Mayıs 2015 — yazar Gözde Solak

manus.jpg

 ”Manuş Baba mı? O nasıl isim ya?” diyen sesleri duyar gibiyim. O zaman bu güzel sesli adamı  anlatmadan önce isminin anlamıyla başlayalım yazıya. Asıl ismi Mustafa Özkan olan Manuş Baba şöyle açıklamış isminin anlamını:

”manuş adı, yıllarca müziği,kültürü ve hüznü ile beni etkileyen çingenelerin arasından gelmektedir. Sanskritçe ‘insan’ demektir.’baba’ ise henüz küçük bir bebekken,ağzımdan çıkan ilk kelime…”

Hayatı hakkında çok fazla bilgi edinemediğim sanatçının sesi ve şarkıları hakkında konuşacak çok şey var aslında. İnsanın içine işleyen hüzünlü bir sesi ve yorumu var. Kendi şarkılarının yanı sıra birçok coverı bulunan sanatçı Nazan Öncel,Jehan Barbur ve Sezen Aksu gibi önemli isimlerin şarkılarını seslendirmiş.Coverların arasında en sevdiğim Nazan Öncel’den ‘Bırak Seveyim Rahat Edeyim’ oldu.

Elin Elime,Değmez,Deli Ediyor, İstanbul, Tabutta Rövaşata… Bunlar kendi şarkılarından bazıları. Tüm şarkılarının ortak özelliği ise hepsinde hatta en hareketlisinde bile bir hüzün olması. Tabi bu benim fikrim, sizin fikrinizi de merak ediyorum doğrusu. O zaman şöyle buyrun, “Değmez” ile başlayalım işe…

Twitter: @manusbaba